26.08.2009

Huri, Nuri ve.....


Bu karikatürü görene kadar hiç aklıma gelmemişti bak...
Erkeklere huri, kadınlara gılman verilen cennette, üçüncü
cins için ne verilir acaba? Cübbeli Hoca televizyona
çıkarsa birisi sorar mı ki :)

22.08.2009

Durağan bir günden...

Sık sık çok yoğunum diye yazdığım olur buraya,
ancak geçen hafta kendimi de aştığım kadar çok
çalıştım...İş arkadaşımın ikinci kez izne çıkmasıyla
onun ve benim işlerimin tavan yaptığı bir 10 günü
geride bıraktım çok şükür...
Neyse uzatmıyım, geçmiş olsun :)


Herkes "sen ne zaman izne çıkacaksın? " diye soruyor
ama cevabı ben de bilmiyorum. Neyse ki ramazan
geldi de bahane oldu :) Bunu yazarken aklıma geldi,
ben normalde çoğu istediğim veya yapacağım şeyleri
olmadan herkese söylemem, söylersem olmayacakmış gibi
bir inancım vardır...Fakat son zamanların trend düşünce
şeysine göre söylemek ve yazmak ( evrene mesaj
göndermek yani ) istediğin şeyi daha olabilir kılıyor ya...
E ben de yazayım :) Belki faydası olur. Ekimde Bodrum'a
gitmeyi çok ama çok istiyorum...Dilerim olsun!
Aslında gitmek istediğim tek yer orası değil elbette...
Ama öncelikle istiyorum ki bir yerderden para çıksın :)
( düşündükçe aklıma isteklerle ilgili uzun bir liste geldi,
ancak şimdi yazmayım hepsini )

Bugün; onca haraketli zamanlardan sonra zihnen özellikle
oldukça sakin, sessiz ve durağan bir gün geçirmekteyim...
Ramazan'da en çok zorlandığım şey sahurdan sonra tekrar
uyumak ve sabah kalkmak..Dün sabah mecburiyetten ve
başka seçeneğim olmadığından bu konuda pek zorluk
çekmeden her zamankinden erken gittim işe..
Bugün uyku sorunu olmadığından 5 buçuk gibi yattım ve
2'de kalktım...Ama arada sık sık uyanıp, kalkarak...
O yüzden bir garip hissediyorum kendimi :)

Evde yapılacak çok iş var ve hiç birine el atmadım daha.
Saat : 15.18... Bu ramazan en çok susamak beni
düşündürüyor...Sahurda o kadar çok su v.s içiyorum ki,
ondan sonra sabaha kadar mecburen kaç kere kalkmak
zorunda kalıyorum :)

Güllacı çok severim...Dün akşam eve gelirken alıp, bugün
yapacaktım ancak onu alma işini yolumun üzerindeki
sonuncu markete bıraktığımdan, orada da kalmadığından
alamadım :( Annem "ne acelesi var, yaparsın daha" dedi..
"Öyle ama en azından 10 aydır bekliyorum bunun için"
dedim! Aslında güllaç ramazan dışında da her zaman
yapılabilecek-yenebilecek bir tatlı ama nedense çoğu
yerde satmıyorlar...Haliyle gözden uzak olunca da
he diyince alınamıyor...Neyse.. birkaç gün daha beklerim
artık.. Aslında az önce kardeşim markete giderken almasını
istedim ama güllaç hiç sevmediği için "alamam" dedi!



Bu da geçen yıl yaptığım sakızlı muhallebili
güllacın fotosu :) yazarken aklıma geldi, gittim buldum..

Fotoğraflarını taslak olarak kaydettiğim yazmam gereken
birkaç yazı var ama yazasım yok...Bu yazdıklarımı da
aşağıdakinden sıkıldığım için zorla yazıyorum :)

Şimdi gidip evi biraz adam etmem lazım...
( Ev işi yapmayı hiç sevmediğimi daha önce
yazmıştım dimi! )

15.08.2009

İki tavsiye

Tavsiyelerim
pek bilinmeyen şeyler değil ama yazasım var işte...
Bugünlerde makyaj bloglarına merak saldım, onlardan
etkilendim sanırım :)

Sulugözlü biri olduğumdan yıllardır waterproof maskara
kullanıyorum. ( ağlayınca, gülünce, alerjik nedenler v.s den
dolayı gözümden bol miktarda yaş akma potansiyeli var )
Bir de maskara takıntım vardır ki..Mesela bunca yıllık
iş hayatımda bir gün olsun rimel sürmeden işe gitmedim.
Bu arada marka olarak vazgeçilmezim, Max Factor...
Denediğim onca çeşit içinde kirpiklerimi en uzun süre kıvrık
tutabilen sadece odur...( Ha çok pahalı markalar içinde daha
iyisi olabilir ancak onları da ben alacak durumda değilim :)
Neyse...su geçirmez maskaralarda en büyük dert çıkarmasıdır.
Fakat Bebak acı badem sütü ile bu hiç sorun olmuyor ve kolaylıkla
çıkıyor. İşin komik tarafı şişenin üzerinde göz makyajı hariç
kullanın yazıyor :) Sanırım bunun nedeni göze kaçınca yakmasından
dolayı olabilir...Umarım öyledir çünkü 10 küsür yıldır kullanıyorum
bir zararını görmedim :) ( arada başka temizleyiciler de denedim
tabii ancak bana daha iyi gelenine rastlamadım )
Bu arada ben pamuk yerine yumuşak kağıt mendil kullanıyorum,
çünkü pamuk lifleri göze kaçabiliyor...Bir de sütü gözüme sürüp
hafifçe ovaladıktan sonra siliyorum, öyle daha kolay geliyor bana.

Bir kozmetik mağazasında/reyonunda size "göz makyajı
temizlemek için ne kullanıyorsunuz? " diye sordukları zaman
"acı badem sütü" cevabını aldıklarında genellikle burun
kıvırırıp, küçümser bir edayla "Ama o olmaz ki, göz makyajında
kullanılmaz, ben size çok daha iyi bir ürün tavsiye edeyim v.s"
dedikleri zaman inanmayın! Daha fazla para vermenize hiç
gerek yok. Ayrıca yağlı olduğu için makyajı temizledikten sonra
tekrar nemlendirici sürmeye de gerek kalmıyor. Yalnız şunu
hatırlatmamda fayda var; Benim cildim kuru-karma ve çok hassas.
Yağlı ciltlerde ne gibi bir etkisi olduğunu bilemem, bir de herkesin
cilt yapısı, hassasiyeti aynı değil, ancak kuru ciltler için çok iyi...
Hatta nemlendiriciniz, el kreminiz bittiği zaman
bunu o niyetle de sürebilirsiniz. ( krem olarak sadece bunu
kullanan ve ciltleri gayet de iyi olan bir kaç tanıdığım var )
Buradan Bebak yetkililerine de şunu diyim;
Sakın bu kremin içeriğiyle oynamayın, geliştirelim, daha iyisini
yapalım filan demeyin :) Bir de sakın sakın piyasadan kaldırmayın!
( Okurlar mı sanmam ama pek çok ürün birkaç yılda bir değişime
uğradığından neme lazım, ben diyeceğimi diyim de...)

Gelelim ikinci güzellik tavsiyeme :)


Bugün başka bir şeyin fotoğrafını çekerken 3 günlük
pembe ojeli tırnaklarımı da çekesim geldi :)
( O şeyi sonra yazacağım zaten )
Ve hani sorarlar ya, güzellik anketlerinde filan

"hayatınız boyunca aldığınız en iyi güzellik tavsiyesi
nedir?" diye...Ben de benimkini yazayım:
Tırnak etlerimi geriye doğru ittirmek.
Tee orta birinci sınıfa giderken Filiz diye bir arkadaşım
öğretmişti bunu bana :) O zamandan beri aklıma estikçe
yaparım ve o etler hiç çıkmaz...Ve hayatım boyunca hiç
kuaförde manikür yaptırmadım, evde de sadece oje sürüp
törpülemekten öteye bir şey yaptığım yok...



Gerçi tek elle çektiğimden ve oje eski olduğundan
resimde çok iyi çıkmadılar ama yine de yazayım dedim...

D.N : Çok feminen bir yazı oldu, erkekler kusura bakmasınlar :)
Ayrı blog açıp oraya yazacak halim yok ya!

14.08.2009

Blogroll v.s v.s

Yaklaşık 15 gün kadar önce şablon denemeleri yaparken
takip ettiğim bloglar listesi uçtu..Şablonun yedeği vardı ama
nedense bazı gadgetleri saklamıyor...İzlediğim kişilerin
hepsini reader, f.feed v.s ekleme konusunda tembel bir
insan olduğumdan yandaki liste de gidince boşluk hisseder
oldum..Ayrıca iş yerindeki pc'ye yeniden windows yüklenmesi,
evdeki internette yaşanan sorunlar derken blogda yapmak
istediğim değişiklikleri de yapamadım, bir süre daha sade
kalmasına karar verdim. Ancak listemi yeniden oluşturacağım...
Kolay bir yolu varsa yazarsanız sevinirim :)

Bir de aklıma gelen şeyleri mümkünse o an yazmaya çalışacağım,
sonra aklımdaki güncelliğini yitirince bir anlamı kalmıyor çünkü...
( Bu kararı kaçıncı alışım orasını karıştırmayalım :) )

Gelecek post konusu : A.B.S veya N.E ( kendime not :p )

5.08.2009

Bazen başlık bulmak ne zor oluyor!

Ağlamak istiyorum yaa :((( Aşağıdaki yazının üzerine
bir sürü şey yazmıştım..O konuyla ilgili değildi ama
kendimle ilgiliydi...Hiç birini kaydetmemiş hain
blogspot :(( Yazmıyorum işte!!
..................................................................................................

Aşk bazen hiç beklemediğin bir anda gelir.
Kaybolduğunu sandığın bir kalabalığın içinde seni gören bir

çift gözle çıkıp gelir. Fark edilmiş olmanın mutluluğuyla.
Kısacık bir telefon mesajıyla gelir. Senin yerine yapılıvermiş

küçücük bir şeyle gelir. Bazen de küçük cümlelerin içine saklanarak
gelir aşk. Hiç umulmadık bir şekilde, pat diye çıkıp gelir.
Kalbin de, bedenin de hazırlıksızken gelir. Özensiz bir giysi vardır

üzerinde ya da yağmurda ıslanmışsındır; tam da o gün garip bir
tesadüf eseri tatlı bir tanışıklık yaşanır, sonra araya vakit girer,
iş güç girer, dünya telaşı girer ama günün birinde başka bir yerde
tekrar karşılaşırsınız. Belki sen hatırlamazsın ama o seni en çirkin
halinle gördüğü halde unutmamıştır. Unutulmamış olmanın hazzıyla
çıkıp gelir. Bazen bir şarkıyla çıkar gelir. Beklenmedik jestlerle ve
ummadığın anda karşılaştığın şefkatle gelir. İlle de bir beraberliğe
dönüşmekte diretmeyerek gelir. Bilirsin, sana ilgi duyan birisi vardır
ama dile dökmemiştir bunu; ne zaman karşılaşsanız aynı utangaçlıkla
minicik bir şey yapar ve sen de kabul edersin; bu kabulleniş ona yeter
ama seni de mutlu eder. Her defasında “Vay be! Hâlâ devam ediyor
demek ki, ne güzel” dersin. Evet, aşk bazen de böyle gelir.
Olasılıklarla, arzularla, geçmişinden duyduğun utanç ve gururla,

yaralarınla ve umudunla, kahkahalarınla ve göz yaşlarınla, iyilikle ve
kötülükle, hayata ve aşka karşı yeniden duymaya başladığın o büyük
inançla ya da engellerle ve imkansızlıklarla çıkıp gelir...
İclal Aydın
* Geçen haftalarda www.iclalaydin.com'dan maille gelmişti bu yazı...

28.07.2009

Kalem&Silgi


"Güzel olanı yazın
Kötü olanı silin
Bugünü hep anımsayın"

Bu sene ne çok nikah-düğün var demiştim ya, en beğendiğim
bu kalem-silgi nikah şekerini paylaşmak istedim.
Davetiyesi de hoştu ama yanlışlıkla çöpe atmışlar :(
Başka bir davetiyeyi ekleyeceğim önümüzdeki günlerde...

Konuyla ilgisi yok ama yukarıdaki o nostaljik yeşil silgi var ya:
okul hayatım boyunca hiç o silgiden kullanmadım, kullanamadım...
Çünkü onlarla silmeyi hiç sevmezdim ve garip bir şekilde allerjik
öksürük tutardı beni, silerken de içim bir tuhaf olurdu. ( ııyhhh )
Bu silgiyi elime aldığımda da aynı hissiyatı yaşadım ve elimden
attım :) Fotografı çekerken de silgiye hiç dokunmadım :)

21.07.2009

Girizgah

Hımmm :)
Uzun zamandır yazmayınca, boş sayfaya bakıp nasıl giriş
yapsam diye düşünürkene aklıma hımm'dan başka birşey gelmemesi
ne komik! Oysa her gün aklımdan neler neler yazdım :)
Ve aslında genel olarak yazdıklarımla blog adımın ne kadar
bağdaştığını farkettim geçenlerde...Siz de, ben de Ada'nın
kıyısındayız gerçekten. Ben kendi içsel/işsel/kişisel nedenlerimden
dolayı çok derinlere inmeden, kendime dair çok fazla paylaşımda
bulunmadan ve bazen isteyerek, bazen de vakitsizlikten aklımdan
geçenlerin ancak çok az bölümünü paylaşıyorum burada...
Daha fazlasına henüz vakit var.
Ama bu büsbütün kıyıda kalacağız demek değil :)

Görünürde buralarda olmasam da takip ettiğim herkesi okudum,
çok yorumlamak istediğim konular oldu, neden bilmem yazamadım...
Bezginlik..en çok hissettiğim şey sanırım buydu. Geçti mi? sanmam...

( Bezginlik derken bloga ve arkadaşlara karşı değil elbette )
Hoşuma gitmeyen hisleri, olayları, her birşeyi ; " bu hiç hoşuma
gitmedi" diyip geçmeyi alışkanlık edindim galiba bu arada. Çoğu
zaman içimden, bazen de yüksek sesle kendimi bu cümleyi
söylerken yakalıyorum...Neyse ki hoşuma giden şeyler de az değil :)


Sonunda uzun zamandır istediğim domaini aldım ( takı v.s işler için )
biraz gösterişli olsun diye bir sürü template denedim istediğim gibi
yapamayınca klasik blogger şablonuna dönüş yaptım ama hala içime
sinmedi, sitenin şekli şemali oturmayınca inat ettim ekleme
yapmıyorum, pasaj.com'la idare ediyorum ancak biran evvel
faaliyete geçirmem gerek. ( Birkaç yıl önce web tasarımı kursuna
başlayacakken, ne hikmetse beni bundan vazgeçiren, sonraya
bıraktıran sevgiliye ve kendi salaklığıma selam olsun! )
( bir parantez daha açıp sevgili Gergin Hoca ve Alper'e sesleneyim;
erkekler neden sevgililerinin, eşlerinin kendileri olmadan kurs v.s
yerlere gitmesinden hoşlanmaz ? Daha önce birileri değinmiş
olabilir buna, ancak hatırlayamadım...)

Bir aydır çok sıkıldığım saçlarımı kestirdim sonunda. Kuaför
fobimden daha önce bahsetmişimdir, fobi derecesinde değil
tabii ki de...İnanın doktora gitmekten daha çok geriyor beni
kuaföre gitmek. Bu akşam iki kuaför arasında kararsız kaldıktan,
ikişer kez önlerinden geçtikten sonra ilk niyet ettiğime girdim :)
Omuzlarıma değecek kadar kısaldı şimdi saçlarım, güzel de oldu :)

Imm ben bir kategori daha ekleyecektim buraya, çok yazı
yazıyorum ya! karışmasınlar :p ancak ne olduğu aklıma şu an
gelmiyor, neyse gelse de şimdi yazmayacaktım zaten :)

Yazın ortası geldi geçiyor ama "tatil" olayı gündemimde yok daha.
İznimin bir kısmını parçalı kullanıp, kalan hakkımı bir yere gitmek

için saklı tutmayı düşünüyorum, bakalım...Bazen devlet memuru
olmanın izin kullanma konusunda ne kadar avantajlı olduğunu
düşünüyorum. Daha avantajlısı patron olmak tabii :) Yok yani,
benim derdim öyle he diyince başkasına devredilecek bir işte
çalışmamak :( Geçen yıla kadar vardı da artık yok...

Bana mı öyle geliyor yoksa cidden öyle mi bilemiyorum da, bu sene
ne çok evlenen ve ne çok bebek bekleyen-sahibi olan var... Sanki
herkes bu yılı beklemiş :) Acaba yıl bitmeden bu furyadan
nasibimi alır mıyım ki... Bebekten değil ya, ötekinden :)
Aslında çevremdeki birkaç kişinin evlilik hazırlıklarını gördükçe
en iyisi olduğuna bir kez daha hükmettiğim aklımdaki alternatif
evlilik fikrim hakkında bir yazı yazacaktım..Yani öyle evlenmişim
gibi yazıp, sonunda bu da benim hayalimdi diyecektim... O moda
giremedim nedense ve yazmadım :) Kısmetse başka zaman...

Eh bu kadar girizgah yeter sanırım :) Yakında tekrar görüşmek
dileğiyle esen kalın şimdilik...

4.06.2009

Doğru İnsan

Bir uçak yolculuğunda yan koltukta oturan bir adamın alyansını
Sağ elinin işaret parmağına taktığını fark eden yazar yorum
yapmaktan kendini alamaz; 'Bayım alyansınızı yanlış elinize
takmışsınız! ' Adam bunun üzerine; 'Yanlış kadınla evlendim de
ondan! ' diye karşılık verir.

Ziglar bu anıyı aktardıktan sonra şöyle sorar; 'Peki ya bu adam

doğru adam mı? Yani kadın doğru adamla mı evlenmiş? Yanlış
seçilmiş bir insana doğru insanmış gibi davranırsanız sonuçta doğru
insanla evlenmiş olmaz mısınız?

Doğru seçilmiş bir insanla evlendiğiniz halde yanlış davranıyorsanız

yanlış bir evlilik yapmışsınız demektir çünkü. Doğru insan olmak,
doğru insanla evlenmekten çok daha fazlasıdır! '

Yazar kitabında şu öyküyü anlatır..
'Yıllar önce Hawai'de başlık parasına benzer bir uygulama revaçtadır.

Bir erkeğin sevdiği kızla evlenebilmesi için kızın ailesine belli sayıda
inek vermek zorundadır. İnek sayısının 10 adet olması gerekmekle
birlikte kızın özelliklerine göre bu sayı değişebilmektedir.

Adada iki kızı olan bir adam yaşamaktadır. Kızlardan büyük olanı

bizdeki deyişle -kabul görmeyen- tipte, şanssız bir kızdır ve babası
ona 3 inek fiyat biçmiştir; 2 inekli bir teklifi de kabul edecektir;
hatta iyi bir pazarlıkla 1 ineğe fit olmaya razıdır.

Bir gün adanın zenginlerinden Johny Lingo bu eve geldiğinde herkes

onun diğer kızı isteyeceğini düşünür. Oysa yaşlı adamı sevince
boğarak büyük kıza talip olur. Herkes en azından isteneni yani;
3 inek ödeyeceğini düşünürken Johny yanında 12 tane inekle gelmiştir!

O dönemlerde normal bir balayı ortalama bir yıl sürmektedir ama

gelin ve damat iki yıllık balayı planlamıştır. Damatla gelinin
dönmesinin beklendiği gün ahaliden biri dönüşlerini haber vermeye
gelir gelmesine ama gelenlerin Jonny ve eşi olduğundan emin
değildir. Aslında Johny'i tanımıştır fakat kızdan emin olamamıştır;
yaklaşan kadın çok güzel, zarif birisidir. İyice yaklaştıklarında
kimsenin tereddütü kalmaz. Fakat kızın güzelliği, cazibesi ve
çekiciliği en eleştirici gözle bile reddedilmeyecek ölçüdedir.
Yakından bakanlar Johnny'nin 12 inek karşılığında iyi bir alışveriş
yaptığını düşünürler.'

Yazar işin püf noktasını şöyle özetler; 'Johnny 12 inek ödedi, kız 12

ineklik bir kadın haline geldi.'

Bu hep böyle olmaktadır; eşinize veya sevgilinize verdiğiniz değer,

ona kazandırdığınız değerdir. Aslında 'doğru adam', 'doğru kadını'
inşa eder, 'doğru kadın' da 'doğru adamı'...

kalp kırmadan, yıkıp-döküp-ezip geçmeden, doğru insanı bulmanız,
doğru insan olmanız dileğiyle...

Zig Ziglar'dan alıntı

D.N : Öyle yoğunum ki kendim yazamıyorum, o yüzden beğendiğim
bu hikayeyi paylaşmak istedim...




29.05.2009

Merkür hadi normale dön artık!

Kaç gündür hem evde, hem iş yerindeki pc'lerde sorun var.
Dosyalar kilitleniyor, internete girmiyor, girince çok yavaş
çalışıyor v.s v.s...Bir sayfaya girebiliyorsam, ötekine giremiyorum.
Tamam iş yerindekine format atılması lazım biliyorum ama
biraz daha idare etsin bana ne! Bazıları bunu Merkür'ün
geri gidişine bağlıyorlar. Pek inanmam böyle şeylere ama
eğer pazartesi normale dönerse inanacağım. Rivayete göre
31.mayıs'ta bitiyormuş muş! O zamana kadar net detoksu
yapayım bari fırsattan istifade...Hafta sonu Pasaj'daki dükkan
için imalata devam edip, birkaç dolap yerleştirebilirsem
süper olacak.

Aşağıdaki fotoğrafın yazdıklarımla bir alakası yok tabii.
( maille gelmişti geçenlerde, lazım olur diye sakladımdı )
Hafta sonu ikramı olarak değişiklik olsun diye son günlerin
popüler içkisi rakı koydum sayfaya :) O rakının altına
bir şarkı ekleyeceğim eve gidince..En çok hangisi uyar
gidene kadar düşüneyim :)


Güzel hafta sonları olsun..





geberiyorum - Ali Kocatepe

not : Ali Kocatepe bestesi ama söyleyen : Ferhat Göçer
Aslında Nükhet Duru yorumunu aramıştım, bulamadım...

Geçip gitmiş günler gelin
rakı için sarhoş olun
ıslıkla bir şeyler çalın
geberiyorum kederden....

sözler : Nazım Hikmet

25.05.2009

Çekemediğim Fotoğraflar



Sokakta yürürken, araba kullanırken, vapurun penceresinden
bakarken, ışıklardan karşıya geçerken, kafede otururken ,
herhangi bir yerde, herhangi bir zaman diliminde...Aniden
bir kare takılır göze, tam o an bir deklanşör çalışır beyinde...
Bazen bir kaç saniye, bazen bir kaç dakika, bazen çok daha uzun
süren, bir kayıt başlar...Yanınızda fotoğraf makinesi/kamera
yoktur ya da vardır ama çalıştıramazsınız...Elinizde bir kayıt
olmasa da, zihinde kalır o görüntüler, aklımızın albümünden
düşen bir fotoğraf gibi çıka gelir günün birinde...

İşte böyle fotoğrafını çekmeyi çok isteyip de yapamadığım,
"anların" kısa hikayelerini yazacağım bazen burada...


18.05.2009

Tersi dönmek...

Çoğu zaman yollarda pek çok ayrıntıya dikkat
edebilirim, hiç araba kullanmama rağmen, arabalı
fakat yolu bilmeyen arkadaşlarımı her yere götürebilirim.
Veya bilmediğimiz bir yerde, doğru yolu bulabilirim,
detaylı ve güzel adres tarif edebilirim...Fakat buna
mukabil, benim kadar tersi dönüp de yanlış yerlere giden
başka birini daha tanımıyorum. En son geçen yıl yaşadığım
yanlış vapura binme olayından sonra artık akıllandığıma
hükmetmiştim ki; bugün pazarda yolumu kaybettim!
( yarın tatil olduğundan bugün de işe gitmedim )
Nasıl oluyor bilmiyorum ama kafam dalgınken yolları
şaşırıveriyorum...Bazen dalgın değilken de şaşırıyorum gerçi :)

Biz bu semte taşımadan önce babam yeni emekli olmuş ve
kana.rya yetiştirmek için dükkan tutmuştu. Oraya
gelirken üç kez kaybolmuştum mesela...Her seferinde
yanlış bir yerden saptığım için olmadık sokaklara gider,
haritası olan bir bakkalı bana tarif ederler, oradan bizim
sokağa bakar, sonra bulurdum. Buraya taşındıktan sonra
o bakkalın nerede olduğunu hiç göremedim :)
Genellikle bir yere giderken dükkanları kendime
hedef koyarım. Köşedeki x manavını geçince soldaki
ilk sokak, marketin yanı v.s gibi...Eğer bana yol tarif
eden kişi, 50 metre yürüyüp, 3. sokaktan sola dön
sonra çaprazındaki sokağa sap derse tamam! hayatta
bulamam...Bir gün annem de babamın yanındayken,
işten çıkışta yanlarına gidip süpriz yapayım, birlikte
pizzacıya gidelim diye düşünerek dükkana gitmeye
niyetlendim. Allahım yine yolu bulamıyordum!
Akşam vakti, hava kararmış..kapatıp gidecekler endişesiyle
babamı aradım. " Ben size geldim ama yolu bulamıyorum",
adam haklı olarak " be kızım hala öğrenemedin mi?"
diye kızdı..( önceki kayboluşlarımda kızar diye
babamı hiç aramazdım zaten ) "Neredesin? gelip alalım"
diyor..Etrafıma bakınıyorum hiç bir dükkan yok, sokak
tabelası da yok..Bir yandan yürüyorum " buralarda
birşey görünmüyor" diyorum..Babam telefonda bağırıyor!
Sonunda bir yumurtacı gördüm.. Adını söyledim, " orda ne
işin var, bekle geliyoruz" dedi, geldiler sonunda arabayla.
Meğer maç varmış, maça yetişecekmiş! O sinire pizzacı
fikrimi hiç söylemedim tabii :) Şimdi buralarda
kaybolmak hakikaten komik geliyor, nasıl başarıyordum
bilmiyorum valla :)

Bunların yanısıra bir de ters istikamet vakalarım vardır.
Sık sık gitmediğim veya ilk kez gittiğim bir yerde, vasıtalara
çoğu zaman ters yönden binerim..( binerdim diyeyim,
artık akıllandım sanırım ) Yine son hatırladığım ;
Ziverbey'den otobüse binip, Üsküdar yerine Bostancı'ya
gitmemdir. ( İstanbul'u bilmeyenler için bu iki semt arasında
otobüsle gitmek yaklaşık bir saati bulur )
Gerçi burada Bostancı'ya gelmeden bir kaç durak kala
farketmiştim yanlış gittiğimi ama inmedim. (Kafam yine
çok meşguldu ) Vaktim de vardı, epeydir bu tarafa
gelmiyordum diyerek son durakta inip etrafı dolaşmıştım.
Böyle o kadar çok olay var ki.. Mesela iş yerine ilk
taşındığımız hafta yanlış otobüse binip , daha uzak bir
durakta indikten sonra ters yöne yürüdüğüm için
yolu bulamamıştım da, iş yerini aramıştım, biri gelip
almıştı beni...Beylerbeyine gitmek için vapura binen
birinin Yeniköy'de ne işi olduğunu da bir dahaki yazıda
anlatırım artık :)

14.05.2009

Tırtıl kardeşler






Güneşli güzel bir
havada üç tırtıl kardeş
bahçede gezmeye
çıkmışlar...Bir süre
birbirlerinden ayrı
takılıp, dolaştıktan
sonra tekrar
karşılaşmışlar...


Sarmaş dolaş olup hasret gidermişler...

Sonra kafa kafaya verip, ne yapacaklarını tartışmışlar...
Biri "ağaca çıkalım" demiş, biri "çimenlerlerde
yuvarlanalım" demiş, biri de "trencilik oynayalım" demiş...

Arka arkaya dizilip sıra olmuşlar ve o sırayı hiç bozmadan
taştaki çizginin üzerinde yürümeye başlamışlar...

Böylece trencilik oynayarak çimenlere kadar gidecekler,
yuvarlanıp, ağaca çıkacaklarmışş :)
..........................................................................................
Geçenlerde iş yerinde bahçede otururken bu
tırtıllar dikkatimi çekti. Önce toplandılar, sonra da
yürüyüşe geçtiler...Bir arkadaşın söylediğine göre
bunlar çam kese tırtılıymış ve çam ağaçlarına çok
zarar verirlermiş. Çocukken, yazlıkta gördükleri
vakit hemen öldürürlermiş. "Tamam zararlı olabilir
ama yazıkk bunlara, çok şekerler öldürme sakın"
diyerek ona engel oldum. O günden sonra bir daha
görmedik zaten... Neden öyle dizi halinde yürüdüklerine
dair bilgi edinemedim fakat otuz-kırk tanesi böyle dizilip
yürüyebiliyormuş. Çok ilginç ve komik geldi bana,
kendilerine göre bir mantıkları olmalı...
Bilen varsa aydınlatırsa sevinirim :)

13.05.2009

Yemek yapan erkek!

Yemek yapan erkek seksi midir? Açıkcası bu konuda pek bir şey
düşünmüşlüğüm yok. Kişisine göre olabilir de, olmayabilir de...
Uzun zamandır aynı adamı sevdiğim ve onun da bu işlerle fazla
alakası olmadığından olsa gerek, beni ilgilendirmiyor yani :)
Fakat şunu biliyorum ki; iyi yemek yapmasını bilen adam,
evlilik için dışardan göründüğü kadar cazip olmayabilir.
İyi bir aşçı ile evlenme hayali kuran kızlarımızın hayaline
limon sıkmış gibi olmayım ama böyle bir ihtimali de
hatırlatmak istedim :)

Kardeşim ( kendisine bundan sonra Dino diyelim )
üniversiteye gidinceye kadar hemen her Türk erkek çocuğu
gibi her türlü ev ve mutfak işinden muaf, annesinin biricik
oğlu, ekmek elden, su gölden yaşadı. Sebze pek sevmediği,
çok yemek seçtiği için annem tarafından hep onun sevdiği
şeyler yapıldı...( anneler erkek çocuklarını ayrı bir kayırıyor
kim ne derse desin :) bu konuya dair hep bir yazı yazmak
istemişimdir , bu vesileyle arada dokundurayım )
Sonra şehir dışında bir üniversite kazanıp, 5-6 yıl evden
uzak yaşayınca o sebze yemeyen çocuk gitti, yerine çeşit
çeşit yemeği pişirebilen biri geldi. Babamın dediği gibi;
"biz bunu iktisat okusun diye yolladık, çocuk neredeyse
aşçı olacakmış..." durumu.

İlk zamanlar öğrendiği değişik yemekleri evde bize yapması
hoş geliyordu. ( her gün yapmıyordu tabii, bazen...)
Fakat bu bilmişlik annemin yemeklerini eleştirmeye, her
yaptığında bir kusur bulmaya varınca, babamla ben biraz
şey olduk ( ney olduğumuzu tanımlayacak kelime bulamadım
burada ) Yok o yemeğe soğan rendelenip de mi konurmuş,
küçük küçük doğranması lazımmış, yok metal kaşıkla değil,
tahta kaşıkla karıştırmak gerekirmiş, tencerede değil,
fırında, fırında değil tavada, maydanozlu, dereotlu, kısacası
baharatlarla ilgili konmalı veya konmamalı olayı derken...
Annemin yemekleri şaştı. Yaptıklarını ona beğendirecek diye
alıştığımız lezzetleri değiştirmeye başladı. Örneğin "Anne niye
bulgur pilavında domates ve soğan yok" sorusuna " Dino
sevmiyor" cevabı almaya ben şahsen alışamadım.
( Onun olmadığı zamanlarda bizim istediğimiz gibi yapıyor )
Hatta yemekteyiz yarışması piyasaya çıkıncaya kadar bir de
yemeklere not vermesi vardı ki! 7-8 veriyorsa bu onun iyi
notuydu :) Neyse ki o yarışma başlayınca puanlamadan
vazgeçti. Biz annemlerden ayrı fakat yakın oturduğumuz için
akşam yemeklerini genellikle onlarda yiyoruz. Bana göre
"kadın yapmış, uğraşmış işte, biber sevmiyorsam ayırırım
kenarı yemem..." O ise neden biber konduğundan başlar,
nasıl doğranması, pişirmesi gerektiğine dair brifing verir...
Babamla ben, kadıncağıza acırız savunmaya kalkarız,
annem hemen oğluna toz kondurmaz :) Neyse yani
diyeceğim odur ki bu bu işlerden iyi anlayan erkek güzel de
her gün yemekleri o yapmayacağından ( hele mesleği ise
evde sık yemek yapmasını hiç beklemeyin ) her türlü
eleştirisine açık olmanız gerekir. Sizin özenerek yaptığınız,
herkesin bayıldığı elmalı turtayı, "bunun elmaları niye
rendelenmiş, ben rendelenmiş elma yemem, güzel olmuyor"
derse alınmayacak kadar sağlamsanız mesele yok tabii...
Mesela kardeşimin ünlü bir otelde aşçı olan bir arkadaşı
evinde yumurta bile kırmaz...

Buraya kadar yazdıklarımdan kardeşimi biraz acımasız
tanıttım sanırım :) Aslında güzel yanları da var tabii...
Kalabalıkları ağırlamayı çok sever, yemek yaparken hiç
zorlanmaz ama iki kişilik yemek yapamaz hep fazla kalır :)
Diyelim kadayıf yapacak, bir tepsi yapar..Annem yarısını
komşularına dağıtır. Bir tencere yemeği üç gün yenebilir
fakat onun da fazlasını yine komşulara verirler. Sonra
komşular ondan tarif ister...Benim yemek pişirmekle
çok ilgim olmadığından bilmediğim her şeyi ona
sorabilirim fakat çoğu konuda zıt olduğumuzdan bu
konuda da uyuşamayız...Güzel ancak yılda birkaç kez
yaptığım, herkesin çok beğendiği yemekleri Dino pek
sevmez. ( tavuk sote hariç )

Evlenen arkadaşlarının eşleri ilk zamanlar zorluk çekerler.
Hani erkeklerin "annemin yemekleri" tribi vardır ya...
Bizimkilerde "Dino'nun yemekleri" en büyük rakiptir.
Kaç arkadaşının eşine tarif vermiştir bu yüzden.
Bir gün arkadaşları bize yemeğe geldiler.
Birinin eşi özellikle mercimek çorbası istemişti. Sonra
yerken beğenip "bu çorbayı her yapışımda Dino'nunki
gibi değil lafını duymaktan gına geldi, nasıl yaptın anlat
bakayım " demişti :)

Yemekten iyi anlar ama mutfağı dağıtmakta üzerine
yoktur, bir su bardağını yıkayıp kaldırmaz. Bir de cool
ve ağır abi tipinden hiç yemek yapan biri olduğunu
anlayamazsınız...Herkes seninle evlenecek kız yaşadı
dese de, ben bu eleştirgen tavrı yüzünden pek öyle
düşünmüyorum ama hayırlısı...Belki sevdiği kıza, bize
yaptıklarını yapmaz :) ( 29 yaşında, 1.85 boyunda, kumral,
yakışıklı kardeşime talip olan varsa bana yazsın )
Bu arada blogumu okumadığını umuyorum :)
( eskisini biliyordu ama burayı bilmiyor, inşallah yani )

Yanlış anlaşılmasın kardeşim aşçı değil henüz. Ancak hedefi
o yönde, ilerde mutlaka yemek üzerine bir iş yapmak istiyor.

Son olarak bir kaç gün önce yaşadığımız bir olayı anlatayım...
İşten çıkıp annemlere gittiğimde sofrayı hazırlamıştı.
- Hah çek bak şu salatanın resmini o çocuğa göster! dedi
- Niye çekiyorum, ne oldu ki ?
- O kadar güzel salata yaptım ama o bugün gelmeyecekmiş
bari fotoğrafını görsün... Şimdi bunların arasında bir güzel
salata yapma-yapamama şeysi var. Kadıncağız o gün özenmiş
görsün nasıl yapılırmış diye...Bunun da yemeğe gelmeyeceği
güne denk gelmiş :) ( böyle şeyler genelde kayınvalide-gelin
arasında olmaz mı yahu ) Neyse...Fotoğraf makinemi evde
unuttuğumu söyleyince o zaman telefonunla çek diye ısrar etti
annem. Peki dedim, telefonla çektim salatayı ve enginarı...
Tam sonuncu pozda, telefon elimden kayıp önümdeki
çorbanın içine düştü! Uzun süre temizlemek zorunda
kaldım...Salatanın resmini eklerdim buraya da, telefonun
data kablosu yanımda değil :)

12.05.2009

Arıza

Ne zaman "bugün zamanım var, kafam yerinde, yazmak
istediklerimden bazılarını yazayım" diye düşünsem bir arıza
çıkıyor. Neyde çıkmıyor ki!

Az önce yemek yerken gazetelere bakıyorduk,
Dünyadaki en mutlu insanlar Danimarka'daymış.
Mutluyum diyenlerin oranı: %90, gelecek kaygısı taşımama
oranı : %92, işsizlik : %2...Diğer ülkeler %85 civarı ile
Finlandiya, Hollanda ve İsveç. Türkiye ise değerlendirme
dışı kalmış :) Listenin tamamı yoktu ama Akdeniz ülkelerinin
adı hiç geçmiyordu. Enteresan...Neyse..konu bu değil.

Sabah yine işe geç kalmışken, çarşıda bankadan para çekip,
diğer bankadaki hesabıma yatıracak ve sonra da ödeme
yapacaktım. ( para arkadaşımın ve ödeme de onun )
Tam kartı atm'ye sokacakken, yan tarafında konuşlanan pazarlama
elemanı, bilmemne kartınız var mı? diye sordu, "var ve ötekinden de
istemiyorum" dedim. ( daha önce de sormuşlardı çünkü ) o yine
birşey sordu ve ekranda yazan yazıyı son anda farkettiğimde
kartımı atm kapmıştı! Ah birisi birşey söylerken, orda hiç yokmuş
gibi yapıp, onu dikkate almamayı ne zaman öğreneceğim acaba!
İçeri girip kartımı istedim. Ben kartla işlem yapacakken, içerdeki
görevli atm'nin arkasındaki kasayı yerinden çıkardığı için kartım
gitmiş. E olabilir geri verirler hemen değil mi? Hayır! vermiyorlarmış!
Önce dediler ; yetkili B.Hanım'ın gelmesi lazım, o gelse bile akşam
5'ten önce verilemez. Bunu duyunca bütün şalterler attı bende.
O saate kadar bekleyemem kartımı verin diye bağırmaya
başladım. Yetkili geldi, o da aynı şeyleri söyledi. O kutu günde
birkez açılıyormuş, falan filan...Diyorum ben para çekip
ödeme yapacağım, akşam beşten sonra çok geç v.s
"Bankamızın prosedürü böyle" dedi. Ben de "başlarım sizin
prosedürünüze de, size de.. " diye bağırdım. Küfür etmedim ama
hayatımda ilk kez bir yerde bağırıp olay çıkardım. Ki bana çok
ters bir durum bu. Kadın kutuyu açtı, kartı çıkardı, kimliğimi de
aldılar ve bekleyin dediler...Beklerken bu sefer sinirden ağlamaya
başladım. Saat 11'i geçmiş, kahvaltı etmemişim, başıma ağrılar
girdi. Bir de görevli geldi çay kahve ister misiniz diye sordu,
"istemem" dedim küskün çocuklar gibi...Sonuç olarak
kartımı vermediler :( Saçma prosedürlerini daha fazla yazmak
içimden gelmiyor. Ama söyledikleri çok mantıksız
olduğu için genel müdürlüğü arayıp soracağım fırsatım olunca.
Benim fikrim bağırıp, çağırdığım için bana gıcık olup kartımı
vermedikleri...Ama almasını bilirim! ( o kartı kaptırmanın
bugün bize neye mal olduğunu bilemezler ki onlar...)

11.05.2009

Çiçekli haftalar..



Çiçekler gibi renkli ve güzel haftalar olsun hepimize :)

5.05.2009

Hıdırellez için gül ağacı burada :)



3.Geleneksel Sanal Gül Ağacının Altında Dilek Dileme etkinlikleri
başlamıştır :) Bütün istediklerimiz gerçek olsun inşallah...

Bu sene değişiklik olsun diye, iş yerinin bahçesindeki ağacın
altına koyacağım dilek kesemi, umarım sabah geldiğimde
yerinde bulurum :)


Ekleme :
Akşam iş yerinde arkadaşım Aslı ile dileklerimizi kağıda çizerken
bana sordu : Karşılıklı aşkı nasıl çizebilirim ?
"Elele tutuşan bir kızla erkek çiz, kalp içine al..." dedim :)

d.n : Bu gül ağacı fotoğrafı bir kaç sitede olduğundan gerçek
kaynağını bilmediğim için belirtemiyorum.

2.05.2009

Mayıs hezeyanları



"Nisan yağmurları, mayıs çiceklerini getirir."

Mayısa girdik ya bugün..Bloga birşeyler yazsam mı diye

diye bakarken aklıma bu söz geldi. Ama çiçekler çoktan açtı ki!

İstanbul'un tepeleri mora kesti...Laleler renk cümbüşünde,

menekşeler, sümbüller, kral kızları...daha neler neler...

Keşke İstanbul'da mevsim hep bahar kalsa...Mor salkımlar

hiç dökülmese...Ve ben, ah ben de baharı yaşayabilsem.

Kaç mevsim geçti, yaşanmamışlıkların yaşanmış gibi yapılıp

dolaplara kaldırılışının üzerinden, saymaktan vazgeçtim...

Kendimi unutmuşluğumdan kaç gün, kaç ay, kaç yıl geçti

bilemedim ki... İçimden umut trenleri geçiyor durmadan.

Birinin yolculuğu bitse, ötekininki başlıyor...Son durak

mutluluk istasyonu ama nedense bütün vagonlar uçuruma

yuvarlanıyor oraya varamadan.

Mayıs...Hiç düşünmemiştim bir kız ismi olarak güzel olacağını.

Yoksa düşündüm mü? Buket Uzuner'in Benim Adım Mayıs'ını

okurken de düşünmemiş olabilir miyim? Sanmam..herhalde

düşündüm ve unuttum. Çünkü en sevdiğim aydır...

Bu ayda doğan bir kızım olursa adını "mayıs" koyabilirim.

İyi de neden! neden bir kızım olsun ki...Öyle bir isteğim yok!

Tuhafır, bir çocuğum olsun diye hiç hayalim olmadı benim.

Fakat pek çok hayallerim oldu..Hala da var ve yaşadığım sürece de

olmasını istiyorum. Bir zaman, geceleri yatağıma yattığımda hayal

kuramadığımı farketmiş ve şaşırmıştım. Çocukluğumdan beri

kurduğum hayalleri hatırlamaya çalışmıştım o gece...Bazılarına

gülmüştüm. Sonra düzeldim...Peki ya hayallerinizden suçluluk

duyduğunuz oldu mu hiç? Ya da hayalinizde bile mantıklı olmaya

çalışıp sonra da "yahu hayal işte o kadarını da kurcalama!" dediğiniz...

"Yürü! hür maviliğin bittiği yere kadar

İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar"

Yaşayalım değil mi? Haziranda ölmek de zor zaten...

Mayısı bitirdim de, hazirana geçtim :) Ah ah...

"Bir off çeksem karşıki dağlar yıkılır" diyen kişiye de

burdan selam olsun, rahmet olsun...

Şimdi böyle saçmalıyorum ya, aslında bir dur demem

lazım kendime. Çünkü başka bir saçmaladığım zamanı

hatırladım...Pişman değilim de, komikti sanırım.

Birkaç yıl önce, tatildeydik...Sevgilimle tartışmıştık, çok

üzgün ve kırgındım. Aslında çok sudan bir sebepti ama

normalde pek fazla şeye alınıp, trip yapmadığım için bu sefer

yapacağım diye işi inada bindirmiştim. Sinirimden gidip

balkonda taşa yattım. Bir süre sonra, baktım hiç ilgilenmiyor,

içeri girdim. Bir şişe şarap açtım, şarabı açtığım çakı ile

oynarken aklıma elimi kesmek geldi. Belki o zaman beni ciddiye

alır diye düşündüm. Çakıyı alıp karşısına geçtim "ben bileğimi

keseceğim" dedim. Şimdi çok komik ve saçma geliyor bu yaptığım :)

Önce ihtimal vermedi, "kesersen kes, bana ne" dedi.

Bu lafın üzerine artık geri adım atamayacağım için çakıyı bileğime

sürmeye başladım. ( ki hiç öyle bir niyetim yoktu, kendime bilerek

iğne bile batıramam, kan görünce midem bulanır, başım döner )

Sevgili, niyetimin ciddi olduğunu anlayınca çakıyı elimden almaya

kalktı, ben vermek istemedim ve boğuşmamız esnasına parmağım

kesildi, hem de bayağı derin..

"Akacak kan damarda durmazmış" diye boşuna dememişler!

Sonuç olarak barıştık ama parmağımda o kesiğin izi kaldı...

Şimdi durduk yerde bunu neden anlattım bilmiyorum, birden

aklıma gelince yazıverdim işte...Aslında mayısla başlayıp

kısa kısa bazı şeylerden bahsedecektim. O da başka zamana

artık, şimdilik yeter :)

22.04.2009

Neşeyle dolalım...


23 Nisan kutlu olsun...

D.N : Bir süre daha yokum. Dilerim az sürer...

11.04.2009

Kolbastının zenci versiyonu :)




Hafta sonu neşesi olsun, burası boş kalmasın v.s diyerekten
az önce facebook'da gördüğüm bu videoyu ekleyim dedim :)
İyi tatiller herkeslere...

6.04.2009

Tatsız..

Evet hayat tatsız olmaya devam ediyor benim için de.
Hem mecazi, hem gerçek manada...

Bir haftadır gribim ve hala tam olarak iyileşebilmiş değilim.
Öksürüğüm azaldı ama geçmedi. Kulaklarım hala iyi duyamıyor...
Sesler uzaktan geliyor, sanki arada bir perde varmış gibi.
Burnum koku almıyor, yediklerimin tadını iyi hissedemiyorum...
Bunları gribe bağlıyor ama pek de anlam veremiyordum. Dün
akşam tesadüfen, içtiğim antibiyotiğin yan etkilerinde "geçici
işitme kaybı"nı ve diğer şeyleri okuyunca uyandım duruma!
İlacı bırakayım diyorum ama bırakırsan iyileşemezsin diyorlar.
Başka antibiyotik de risk, çünkü çoğuna alerjim var. Sıkıldım ve
yoruldum...Sadece acil ve yapmam gerekenleri yapıp, extradan
pek bir şey düşünemiyorum...Ki düşünmem gereken çok
önemli şeyler var :(

İyi duyamayışım komik olaylara sebep oluyor bazen...İş yerinde
biraz uzakta ve görüş alanımda olmayanların söylediklerini
anlamıyorum. Karşıma geçip tekrar ediyorlar :)
Müzik ve ezan seslerini olduklarından farklı algılıyorum...
Pazar günü yemek yerken televizyonda istiklal marşı çalıyordu.
"Marşa yeni düzenleme mi yapmışlar ?" diye sordum. "yoo"
dediler. "Farklı bir enstrümanla mı çalıyorlar" ? dedim bu
sefer..."hayır, sana öyle geliyor" diyip güldüler :) Ama cidden
bana yansıması öyle...İyi işitememenin tek iyi tarafı gereksiz
sesleri ve gürültüleri duymamak...Ama çok sıkıldım bu
durumdan, duymak istiyorum artıkkk. Koku da ayrı bir sorun.
Çoğu şeyin kokusunu duymuyorum. Duyduklarımsa farklı...
Sigara kokusunu bile özleyeceğim aklıma gelmezdi. Günlerdir
sigara burnuma tuhaf bir yanık kokusuna benzer şekilde geliyor.
Kardeşime ne kadar söylesem de içmesine engel olamıyorum
ne yazık ki...Neyse bu kadar şikayet yeter.

Dün akşam petshopu olan bir arkadaşı babamı aramış ve
benim basık suratlı yavru kedi isteyip istemediğimi sormuş.
Ben de "basık suratlı" istemiyorum dedim. İran meleziymişler,
çok tatlıymışlar, isteyene ücretsiz veriyormuş filan...
Aslında bütün zorluklarına rağmen kedi istemiyor değilim.
Basık suratlı bile olabilir de..Ah ahhh...
Aylar önce kedi isteğimin yine depreştiği bir zamanda markette
kedi ürünleri kısmına bakmıştım. Mama, kum v.s fiyatları
görünce bu isteğim kaybolmuştu istemeyerek de olsa.
Diyebilirsiniz ki onun masrafından ne olacak ki, ayda ne kadar
tutacak...Miktarı önemli değil...Kendime bile almam gereken
pek çok şeyden feragat etmek zorunda kalırken,
ona bakamazsam.....Neyse...

Yarın işe gitmemeyi düşünüyorum, hafta sonu da dahil
hiç dinlenemediğim için...Hem Obama yüzünden yolları da
kapatacaklar, hiç çekilmez. Eğer gitmezsem ve canım yazmak
isterse görüşürüz :)

2.04.2009

Bulamadım ( başlık yani )




Pazar günü sinyallerini aldığım grip, kötü bir şekilde
yakaladı beni üç gündür...Bütün kış neredeyse her
içtiğim çaya koyduğum zencefil ve çubuk tarçın sayesinde
hiç nezle, grip olmamakla övünürken...Birden bire
amansız bir öksürüğe yakalandım. Akabinde halsizlik v.s...
Ciğerlerim ağrıyor :( İşe salı günü öğlende gidebildim,
dün hiç gidemedim...Antibiyotik ve öksürük kesici bir ilaç
kullanmaya başladım, biraz daha iyi gibiyim ama bu sefer de
burnum akmaya başladı...Yalnız bu grip salgın, sanırım
Avustralya gribi diyorlar..Ordan buraya nasıl geldiyse!
herkes hasta...Olmayanlar kendine çok dikkat etsin.

Yetmiyormuş gibi bu akşam sağır oldum! Annemlerdeyken
hapşırdım ve kulaklarım tıkandı. Aşk-ı Memnu'yu izliyorduk,
ne söylediklerini duyamaz oldum, sesler uğultu gibi geliyor
kulağıma...Televizyonun sesini duyabileceğim kadar
açmaya kalkınca annem kumandayı elimden aldı hemen :)
"Dudak okumaya çalış" dedi. Okuyum tamam da, hepsi ekrana
bakıp konuşmuyorlar ki! Hem Adnan Bey hariç diğerlerinin
dediklerinin çoğunu anlayamadım bu yöntemle...Demek
oluyor ki Selçuk Yöntem sağır-dilsizler için program yapsa
başarılı olur...Duyamayınca haliyle ikide bir de anneme
sormaya başladım "ne dedi ?" diye...Kadıncağız tercümanlık
yapmak zorunda kaldı :) Babam öbür odadan gelip halimize
güldü. Sonra eve geldim, kardeşime "duyamıyorum" dedim.
- Burnuna damla damlat.
- Napıyım, napıyım ?
- Burun damlası diyorum, damlat...
- Kulağıma mı!
- Hayır ya, burnuna!
Yok ki evde burun damlası. Hem öyle yapınca açılacağı ne
malum... Velhasılı hala kulaklarım açılmış değil, uğulduyor ve
sesler uzaktan geliyor :( Umarım sabaha açılır...
Yoksa ne olur düşünmeyeceğim :)

Dün 1 Nisan'dı ya...Eğer işe gidebilmiş olsaydım annemlere şaka
yapacaktım ama olmadı tabii. Annem dövme yaptırma olayına
hiç sıcak bakmaz. Benim öyle bir niyetim yok ama bazen
kızdırmak için "elimin üzerine yaptırsam mı?" diye sorarım.
( kalıcı dövme yaptırmak istemem ama elimin üzerinde tattoo
veya hint kınası fikri hoşuma gidiyor, bir ara yapıcam )
İşe gitseydim veya dışarı çıksaydım, elimi boyayıp, dövme
yaptırdım diyecektim, kısmet olmadı :)

Keşkeleri sevmem ama keşke yaşadığımız kötü şeyler de
nisan 1 şakası olsaydı...Ne yapacağım diye kara kara
düşünürken biri çıkıp nisannn1 dese...ne hoş olurdu...

Aşk-ı Memnu'da sonlara doğru Fransızca bir şarkı çaldı.
Pek iyi duyamasam da güzele benziyordu. Annem,
"Je ne ki te pua olabilir " dedi ama yazılışı böyle değil
tabii. Bilen varsa adını yazarsa çok sevinirim. ( Atalet ;) )

Yazacak çok şey var ama yoruldum, uykum geldi :)

D.N : Aşk-ı Memnu'da çalan şarkıyı bulan Ender'e çok teşekkürler..
Atalet, hangi şarkı olduğunu çıkaramamıştık şimdi oldu,
teşekkürler :)

Ne Me Quitte Pas - Maysa Mataraso

31.03.2009

Börek Ayini

Ben küçükken izlemeyi en çok sevdiğim şeylerden biri
anneannemin börek açma ayinleriydi…Ayin diyorum çünkü
gelişigüzel yapılan bir eylem değildi…


Önce yapılacak olan böreğin bütün malzemeleri ocakta
hazırlanırdı. Bu kısımda beni ilgilendiren tek şey eğer börek
kıymalı ise, bir parça ekmeğin içine alacağım kavrulmuş
kıyma hakkımdı. Böreğin içine koyulacak olan her şeyi ,
anneannem hamuru açacağı yuvarlak yer sofrasının yanına
getirir yere yayılmış olan temiz örtünün üzerine koyardı.
Sonrasında sofranın etrafında dizilmiş olan torunlarına sessiz
olmalarını tembihleyerek “bismillah” deyip işe koyulurdu.
Bazen yalnız ben, bazen de kuzenlerimle birlikte huşu içinde
izlerdik onu…


Sofranın ortasında döktüğü undan havuzun içine kırdığı
yumurtaları ve diğer malzemeleri, elleriyle karıştırarak hamur
haline getirişine, hamurları el çabukluğu ile aynı boyda küçük
küçük ayırmasına, o küçük topları oklava ile açarak
yuvarlatmasına, bir illüzyonisti seyrediyormuşcasına bakardık.
Zaten yemek yapmak da bir nevi illüzyon değil miydi…
Bunlar olurken en kızdığı şey başında gürültü, yaramazlık
yapılmasıydı, aşırıya kaçıldığı vakit güleç yüzünde ve sevecen
bakışlarında iğreti duran bir kızgınlıkla oklavasını sallayarak
kovalardı bizi. Ben sessiz durma garantisini vererek başından
ayrılmazdım. Şansım varsa, kalan hamurdan bir parçayı
oynamak için alacağım beklentisiyle…( Şimdi aklıma geldi de
ben anneannemden başka hiç kimseyi yemek hazırlarken
izlemezdim. Halbuki bir yemeği tariften bakıp yapmaktan
daha önemlidir bu. Bazı püf noktaları vardır ki kitaplarda
yazmaz, meleke kazanarak ve görerek oluşur ancak )


Bana en olağanüstü gelen ; anneannemin yaklaşık olarak pasta

tabağı büyüklüğünde açtığı hamurları tepsiye koyma aşamasında
eliyle evire çevire hiç yapıştırmadan, bozmadan tepsinin
büyüklüğüne getirmesiydi. Ağzım ve gözlerim kocaman açılmış
vaziyette heyecanla bakardım…Bunlar üst üste tepsine dizilir,
ortaya iç malzemesi konur sonra tekrar hamurlar konarak
kenarları kıvrılarak kapatılırdı. Yaptıklarından en önemlisi
Tatarların meşhur köbete böreği idi. Pirinç ve tavukla
yapılan bu böreğin tarifini, şimdi anneannem kadar
olmasa da güzel yapan teyzemden öğrenip yazarım bir gün size.
( Keşke sağ olsaydı da kendisinden alabilseydim tarifi ve bana

anlatacağı yemek hikayelerini )


Börek fırına verilip pişerken ortalığa yayılan koku hepimizi mest

ederdi. Fakat fırından çıkar çıkmaz öyle hemen tabaklara konup
vuslata erilmezdi. Önce üzerine su serpilir üzeri örtülürdü, buna
böreğin anasına-babasına gitmesi denirdi. Çok acıkmışsam
“yaa çabuk gidip gelsin anasına babasına” veya “bu sefer de

gitmese olmaz mı? “ diye mızıldandığımda “hayır “ derdi
anneannem kesin bir tavırla “o zaman böreğin tadı güzel olmaz,
biraz daha bekleyeceğiz” Beklerdim..Ve böreğin annesini,
babasını düşünürdüm… biz yiyince üzülmezler miydi? kardeşleri
var mıydı? nereye gidiyordu? cevaplarını hiç bir zaman tam
olarak alamadığım sorulardı işte :)


Sonuçta anneannemin yaptığı bütün yiyecekler gibi daima

beklenmesine değmiş bir lezzet olarak inerdi midelerimize.

Ada / 14.07.2008



D.N : Bu yazıyı daha önce kendi blogumda yayınlamamıştım.
Pcyi karıştırırken bulunca buraya ekleyim dedim...

29.03.2009

Pazar pazar Ada ne yazar...


Cep telefonu veya bilgisayarla oy verebileceğimiz günleri de
görürüz inşallah :)
.........................................................................................
Her bilinçli! Türk vatandaşı gibi oyunuzu kullandınız, içiniz rahat
evinize döndünüz veya güzel havayı fırsat bilip bir yerlere
gittiniz...Akşam seçim sonuçlarının açıklanacağı zamana
kadar bir şekilde vakit geçirip sonra tv karşısında abur cubur,
tatlı-meyve yiyerek, sabaha kadar neticeleri bekleyeceksiniz...
Ya da oyunuzu kullandınız işiniz bitti, gerisi sizi ilgilendirmiyor,
kim kazanırsa kazansın, hayırlısı olsun..ara sıra bakarsınız neler
oluyor diye. o kadar. Ya da oy moy vermediniz, ....aşşa kasımpaşa.
umurunuzda değil. Ya da bilinçli olarak oy kullanmadınız ama
sonuçları, tahminlerinizin tutup tutmadığını merak ediyorsunuz,
sadece yaşadığınız yeri de değil, pek çok yeri... Profilimiz yaklaşık
olarak yukarıdakilerden birine uyuyor değil mi! Şimdi bana
kızanlar olacaktır ama bilinçli oy kullanmayanlardanım.
Son seçimlerden sonra oyumu verdiğim adam gidip mecliste
dtp'lilere yandaş olunca bir daha oy kullananın..... diyip, tümüyle
inanıp güvendiğim biri çıkana kadar sandığa gitmemeye ahdettim!
( muhtemelen bu kişi hiç çıkmayacak ama belki ben sırf oy
kullanmayı özlediğimden gideceğim sandığa) Yine kimse kusura
bakmasın ama akp kazanmasın diye şu anda başarılı olacağına
inanmadığım chp'ye de oy veremem! Bir de yerel seçimlerde
partiden çok adayın önemli olması gerektiğine inanıyorum.
Partiyi sevmezsiniz veya görüşünüze terstir ama aday iyidir, sırf
onun için oy verebilirsiniz...Fakat bu defa bir genel seçim havası
yaratıldı, Tayyip-Baykal-Bahçeli, Hacivat-Karagöz-Beberuhi
şekilinde meydanlarda atışıp durdu. Eğer M.Yazıcıoğlu talihsiz
bir şekilde rahmetli olmasaydı, eminim daha da çirkinleşeceklerdi...

Ülkemizde temiz siyaset maalesef yoktur ve seçim sistemi
temelinden değişmedikçe de olmayacaktır. Çoğu zaman
siyasi tartışmalar da havanda su dövmekten öteye gidemez...
Neyse daha somut bir açıdan bakarsak; evet oy kullanmadım,
çünkü Üsküdar'da belediye başkanlığını büyük ihtimalle akp
kazanacak. Zayıf ihtimalle de saadet partisi...Değil ben, bin kişi
daha oy kullansa durum değişmez...Zaten bunu bildiklerinden
olsa gerek adı sanı daha önce hiç duyulmamış chp adayı hanımın
bir kaç afişi dışında kendisini hiç bir yerde görmedim. Çıkıp
propoganda yapmayı bile gereksiz görmüş olmalılar! Dsp ise bizim
burada kazanamayacağımız kesin, bari milleti biraz güldürelim
diye Levent Kırca'yı aday yaptı diye düşünüyorum :) O bile
çarşı pazar dolaşıp saçma da olsa üç beş kelam etti hiç olmazsa...
Büyükşehire gelince açıkcası Kılıçdaroğlu'un şansı yok...
Ve başkan olsaydı Topbaş'dan daha iyi olacağına da inanmıyorum
Ankara'dan aday olmalıydı bence...Yazık oldu...Beşiktaş'da büyük
ihtimal şimdiki başkan kazanır ama Çarmıklı da sürpriz yapabilir.
Bir de Büyükçekmece'de kimin kazanacağını merak ediyorum.
Ha bir de Ankara ve Diyarbakır'ı :)
Oy vermediğim için tek üzüldüğüm bizim oradaki muhtar adayı...
Şimdiki asık suratlı muhtarın değişmesini isterdim doğrusu ama
annemin dediğine göre yine onun kazanma olasılığı yüksekmiş.
( seçim günü bu yazıyı yazmak yasak sanırım ama kaç kişi
blogları okuyor ki :p hem haber sitesi değil burası dimi )
Bu arada oy vermek isteseydim de sandığa gidemeyecektim
sanırım. Başım ağrıyor, çok öksürüyorum ve hiç halim yok..
Yani oy kullanmadım diye kızmayın bana tımam mı :)
Sandığa gidip boş oy atmakla, hiç vermemek arasında
ne fark var ki...

Sene 2047

22.03.2009

Dünden kalanlar ve seçim sloganları

Yağmurlu ve soğuk bir pazar gününden herkese merhabalar :)
Sabahtan beri kendi kendime konuşuyorken biraz da bloga
yazayım sesimi okuyanlar da duysun dedim!
( peh duyuyorsunuz da sanki :p )

Dün öğlene doğru kalktım ve havayı güneşli görünce dışarı
çıkasım geldi. ( birkaç haftadır cumartesi-pazar pek çıkmıyorum,
çoğu zaman hava kötü oluyor veya içimden gelmiyor )
Gitmişken "biraz uzak bir yere gideyim mesela Şile..." diye
düşündüm fakat vakit geç olduğundan vazgeçtim..Oraya daha
erken gitmek lazım ve nedense tek başıma gitmek de istemiyorum.
Oysa dün yalnız kalmak istiyordum. Tek vasıta gidebileceğim ve
yeterince uzak olan Beykoz'da karar kıldım. ( otobüsle yaklaşık
bir saat sürüyor ) Kahvaltı, gazete v.s faslı derken saat iki gibi
evden çıkabildim...Beykoz'a giden yol uzun olmasına rağmen
hiç sıkıcı değildir çünkü Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy, Kandilli,
Anadoluhisarı, Kanlıca, Paşabahçe ve Boğaz'ın değişken
güzellikleri derken yol biter...Çengelköy'e gelince dayanamadım
indim otobüsten. Kötü birşey olduğundan değil, yürümek
istediğim için... Neredeyse Kandilli'ye kadar yürüdüm.
Aslında hava güneşli olmasına rağmen serindi ve ben yürürken
değişmeye başladı, üşüdüm...Balık tutanlar çok olduğundan

oltaya takılmamak! için Kuleli tarafından yürüdüm daha çok...
Eskiden Beylerbeyinden Kanlıca'ya nasıl yürüyebildiğimizi
düşünüp bir kez daha hayret ettim, çünkü yoruldum...
( aradaki mesafeyi bilmeyenler için km vermek lazım ama bu
konuda hiç iyi değilimdir ) Denizin rengi grimsi.. gökyüzü
masmavi değildi...Yürümek iyi geldi belki ama içime çok şairane
hisler dolmadı açıkcası bu sefer :) Sonra tekrar otobüse bindim,
Beykoz pazarının orada indim. Her yerde olduğu gibi burda da
seçim bayrakları, otobüsleri, anonsları eksik değildi. Her daim
sevdiğim ama ancak yılda birkaç kez fırsatını bulabildiğim pazar
gezme fırsatını kaçırmadım tabii...Pazar çayırın oraya kuruluyor,
eskiden Beykoz Çayırı İstanbul'un meşhur ve sayılı mesire
yerlerinden biriymiş. Her güzel şeyin olduğu gibi buranın da
içine edilmiş zamanla...( düşündüm de Beykoz'u ayrı bir yazıda
anlatmak gerek ) Ben pazara vardığımda hava iyice değişmiş,
rüzgar çıkmıştı..Tenteler havalanacakmış gibi sesler çıkarıyordu.
Buraya daha önceki zamanlarda birkaç kez gelmiştim. Çok
büyük bir pazar değildir, fakat taze sebze, meyveler ve değişik
otlar bulmak mümkündür. Ya da öyleydi ya da mevsimden
bilemeyeceğim farklı birşeylere rastlamadım. Sonradan annemle
konuşunca diğer yerlere göre fiyatların da ucuz olmadığını
anladım. Yani sırf pazar için o kadar yol gitmeye gerek yok...
Orada en sevdiğim şey hava güzelken köşedeki kafede çınar
ağaçlarının altında oturmak ve temiz havayı duyumsamaktır.
Dün soğuk olduğundan bunu yapamadım tabii.
Pazarı dolaşırken bir yerde iki farklı mısıra rastladım.
biri beyaz, biri kırmızı iri taneli..Adama "hangisi daha iyi
patlar? " diye sorunca anlamadı ilk başta. Meğer onlar
çorbalıkmış! Mısır çorbası duymuştum ama böyle sert taneli
şeylerden yapıldığını bilmiyordum...Pazara gitmişken
bari elim boş dönmeyim diye; taze soğan ( ne yapacağım
bilmiyorum ama önceki gün migrosta 4 küsür liraya
görmüştüm, burda 1 lira olunca alayım dedim :) 1 liraya
üç demet! maydonoz, yine 1 liraya fularımsı/şalımsı/ kaşkolumsu
bişi, ayrıca artık 1 lira değil brüksel lahanası, elma, portakal,
patlayacak mısır v.s aldım. Güzel güzel bomboş otobüse binip
eve dönecekken, yolda aklıma unuttuğum birşey geldi ve bizim
evin oradaki durakta inersem alamayacağım için Paşabahçe'de
indim. Normal zamanda iskelenin orda oturup bir kahve içmek
vardı fakat saat 6'yı geçtiği ve de soğuk olduğundan alacağımı
alıp durağa döndüm hemen...İkide birde hava diyorum ama
orada otobüs beklerken o kadar üşüdüm ki, hani iliklerime
kadar dondum diyebilirim..( hala da üşüyorum )
Bu soğuk insanın duygularını öldürüyor bence...Duygusuz
bir yazı oldu zaten! Mart bitecek bu ne soğuktur Allahım...
Yaklaşık 45 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra,
uzak bir yere gitmiş ama iyi mi olduğunu anlayamamanın
verdiği soğuk bir hisle annemlere gittim.. Benim ellerim ve
yanaklarım buz gibi, anneminse sıcakcıktı..Onun sıcaklığı
bana, benim soğukluğum ona iyi geldi :)

Seçim sloganlarına gelince...Diyeceksiniz ki yukarıdaki
yazdıklarınla ne alaka? Şimdi ben dün Beykoz'a
gitmeseydim buraya yazacağım komik bulduğum slogan
bir tane olacaktı. iki oldu :)


Seçim afişleri asılmaya başladığından beri dikkat ettim de;
Öyle çok zekice yazılmış sıradışı bir afiş yok gibi...Çoğu
sıradan ve yaratıcılıktan yoksun. Bunlar daha ziyade çevre,
görüntü kirliliğine katkı sağlıyor ne yazık ki.
Üsküdar'da akp'nin sloganı: Sen Üsküdarsın, Büyük düşün!
( bunu her ilçeye uyarlamışlar sanırım )
Saadet Partisi adayı Yılmaz Bayat'ın afişi ise :
Üsküdarlılar büyük düşünür, beş yıl daha kaybetmez!
Sözlerin yanında da Bayat'ın sırıtan bir fotoğrafı var.
Her görüşte gülümsüyorum :) kendisine oy vermeyeceğim
ama muzip ve akıllıca bir slogan...Zira bu afişten sonra
akp ötekileri çoğu yerde toplatıp, İşimiz hizmet, gücümüz
millet olanları astı. Onlara zaten oy vermeyeceğim!

Dün Beykoz'da gördüğüm bbp afişi şöyle :
Farkettiniz mi? BBP geliyor!
Sahi mii, hiç farkında değildik ya..tüh tühh :))


* seçimler konusuna sonra devam edeceğim.
* son yazının yorumlarına yarın cevap yazacağım, kaale
almadım sanılmasın :)



17.03.2009

Kurumuş bir dal gibi...






Her mevsim yeni umutlar ekiyorum yüreğime..her mevsim
yeniden yeşeriyor içimde hayaller...Her olumsuzluğa, her gün
artan çaresizliğime karşı tek başıma mücadele ederken...
hiç bir şey yokmuş, herşey normal ve yolundaymış gibi
davranmaktan tükenircesine yorulurken, düşünmekten kaçarken,
ertelemekten bıkarken, ama rahat bırakılmazken..sessiz
feryatlarımı kimse duymazken...duyurmazken. Zaman geçiyor
dört nala bir ata binmiş, ömrümden...Ve ben her bahar kuru
bir dal gibi öylece kalıyorum... Tükendim. Gözlerimden yaş bile
akmıyor artık kendim için...

Bu bahar da çiçekler açmazsa...bir dahaki bahara çıkar mıyım
bilmiyorum....Canım çok yanıyor. Ve şikayetim bundan değil,
daha kötü olursa o zaman kaldıramamaktan korkum...
Ah bir bilsem ne getirecek bana zaman ? Ya da bilmesem
daha mı iyi...
_______________________________________


Yazmak istediklerim bunlar değildi...Havadan, sudan, sıradan
şeylerden, belki aşktan, belki seçimlerden bahsedecektim..
Ederim yine, her şeye inat...Ama bugün değil..şimdi değil...


* Fotoğraflar : www.birdeliningunlugu.com

4.03.2009

Vitrinlerden...

Kaç gündür yazı yazmak istiyorum ama işler karışık, çok şeye
vaktim yok . Aşağıdaki fotoğraflar aylar önce Kapalıçarşı'da
çektiklerimden bazıları. Aynı yazı durmasın diye aceleyle
ekledim bunları :) Herkeslere sevgiler..selamlar :)


Kırmızının en sevdiğim tonlarından biri ve İznik Çinisinin
güzelliği...



Bu mavi cam bana Faberge yumurtalarını çağrıştırıyor..

Tavuskuşunda harika bir işçilik..Ama tarzım değil takamam :)

Yusufçuklar ve Napolyon :)

Yusufçuk figüründen sıkıldım ama bunlar farklı ve çok güzel..