25.02.2009

Sevgimizin aşkımızın üstünden...


Sevgimizin aşkımızın üstünden
Sene geçti, mevsim geçti, ay geçti
Rüyamızın hülyamızın üstünden
Yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti

Ne birleştik ne ayrıldık biz
Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti...
Bu aşkın bu sevdanın üstünden
Hayat geçti, ömür geçti, yaş geçti...

Söz : İlkan San / Müzik : Saadettin Öktenay / Makam : Hicaz
Dinlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Şarkılar olmasa aşk olmaz mıydı? yoksa aşk olmasa şarkılar
olmaz mıydı ? Kimbilir... Ama içime işledi bu şarkı...

Geçen hafta Canım Ailem dizisini izlerken Zeki Müren'i duyunca,
yıllardır unuttuğum bu şarkıyı yeniden hatırladım...
Dizinin yarısına yetişemiyorum çoğu zaman, konusunda pek
ilginçlik de yok, eski Türk filmleri tadında, bildiğimiz senaryolar
fakat... Oyuncular, oyunculuklar harika...Hele Uğur Yücel ve
Şebnem Bozoklu'nun karşılıklı diyalogları, mimiklerine
bayılıyorum. Bir adam bakışlarıyla bu kadar mı güzel konuşur...
Bir de o ufaklık Mertcan çook şeker, gülünce gözlerinin çizgi
oluşu, uykudan gerçekten uyanmış gibi hali... ( ki çok çocuk
sevengillerden değilim ) Aslında dizinin bu haftaki bölümü
bana başka bir şeyi hatırlattı, onu yazacaktım. Az önce şarkıyı
bulup dinleyince önceliği ona vermek istedim :)

19.02.2009

Böyle de yatılmaz ki...


En enteresan ve komik uyku pozisyonu alan hayvan
sanırım kedigiller :)

Bu duruşa bayıldım :)

Bu çok masum ve şeker...

Bu da benim şu anki uykulu halimi
çağrıştırıyor :)
..............................................................
Nasıl uykum var...Yine geceleri uyuyamama dönemindeyim.
Gündüz ise sürekli uyku diye sayıklıyorum...Eve gidince
geçiyor, ne erken yatabiliyorum, ne de düzgün uyuyabiliyorum.
Neyse...(Yok uykun filan, koca bir fincan kahve içtin az önce! )
Ben Cicikuş'tan bahsedecektim aslında. Fakat birazdan buralar
karışacak, konsantrasyonumu kaybedeceğim, muhtemelen
yazı yarım kalacak :) O yüzden sonra yine gelmeyi ümit
ederek gidiyorum şimdilik...

16.02.2009

Kararsız Kar


Bu akşam saat on gibi eve geldiğimde dışarıda hava
çok soğuktu ve hafiften yağmur çiseliyordu...
1 saat sonra nette gezinirken, İstanbul'da kar yağışının etkili
olmaya başladığını görünce " aman yine abartmışlardır"
dedim içimden. Çünkü bugünlerde haber başlıkları
çoğunlukla dikkat çekmeye yönelik.. ( değineceğim
sonra bu konuya ) Biraz sonra gittim camdan baktım kii:
Lapa lapa kar yağıyor, arabalar, çatılar her yer bembeyaz!
Kardeşime söyleyince o da şaşırdı ve camı açıp karı izledik
bir süre...Görüntü çok güzel fakat bir de yarın işe nasıl
gideceğim korkusu olmasa...Yağsın ama yerleri buz tutmasın
diyerek odama döndüm. Yaklaşık kırk dakika sonra yine
camdan baktım...Karların çoğu erimiş! Bu kadar çabuk da
beklemiyordum yani :) Bakalım sabaha ne olacak...
Büyük olasılıkla tutmayacak gibi geliyor. Bana göre en güzel
kar; cuma akşamı yağan ve pazartesi sabahı erimiş olan
kardır :)

14.02.2009

Aşk....



12.02.2009

Anılar denizinde aşka yolculuk-1



"Aşk yelkenlerini özlemle doldurduğun küçük bir
kayıkla, gecenin karanlığında okyanusa açılmak
gibi birşey " diye tanımlamıştı "sevgili" ilk tanıştığımızda...

Bu hafta aşktan bahsetmek istiyorum dediğimde
aklımda belirgin bir konu yoktu, sonradan oluştu...
Zihnimin okyanuslarında o küçük yelkenli ile anılar
denizine açılacağız birlikte, gidebildiğim en uzak limanlara...
Bu yolculuğun neler getireceğini az çok tahmin
edebiliyorum fakat ne kadarını paylaşabileceğimi veya
yazmak isteyebileceğimi kestiremiyorum. Zaman içinde
aşk ve sevgiye dair düşündüklerim, etkilendiklerim,
bakış açım...İçimden geldiği gibi sürükleneceğiz...
Dalgalar nereye götürürse artık :)

Aşka dair hatırlayabildiğim en uzak anı, bebekken bir
yaşanmışlığım olamayacağından annemle babamın
hikayesidir muhtemelen. Klasik ve eğlenceli bir lise
aşkı aslında ama çok kısaca anlatayım...Annem lise ikide,
babam üçüncü sınıftayken tanışmışlar. Babam talebe
başkanı olduğu için annem onu uzaktan tanıyormuş aslında
fakat pek beğendiği biri değilmiş, hatta seçimlerde oyunu da
ona vermemiş. Ortak bir arkadaşları tanıştırınca babam,
annemi çok beğenmiş, kendi dediğine göre de; etrafındaki
onca kıza rağmen, onun evleneceği kişi olduğunu anlamış.
Annem ilk başta kararsız kalsa da sonunda babama aşık
olmuş...Okul ve babamın askerliği bitince evlenmişler...
Annem 22, babam 25 yaşındaymış.
Çocukken anne-babalar ne kadar büyük görünüyor
gözümüze...Sonradan evlenmek için erken bulacağım
halbuki bu yaşları :) Bu yüzden midir bilemem ama
genel olarak kötü ve mutsuz olmamasına rağmen
hayalimdeki evlilik onlarınki olmadı hiç bir zaman.

Hani derler ya; ilk aşkım beş yaşımdayken, komşumuzun
oğlu Ali, ana okulundaki Kaandı, şuydu buydu..Bu anlamda
bakarsak benim ilk aşkım olarak hatırlayabileceğim biri
yok o yaşlara dair. Ve genel olarak ilk aşk denilince aklıma
tek isim gelmiyor, hayal meyal birkaç kişi :) Şöyle bir
düşününce dokuz-on yaşlarıma kadar çizgi film ve dizi
karakterleri dışında beğendiğim kimseyi hatırlayamadım.

İlk ilan-ı aşk olayım sanırım on yaşıma tekabül ediyor.
Yazlıkta Tarkan diye bir çocuk vardı, benden iki yaş
küçüktü ama hep bizimle oynardı. Romantik ve mehtaplı
bir yaz gecesinde, deniz kıyısında nasıl olduysa ikimiz
yalnız kalmışken , "beni çok sevdiğini ve aşık olduğunu"
söyledi...O kadar çok şaşırmıştım ki, sonrasında nasıl
olup da bunu anlayamadığıma hayret ettiğini, peşimden
hiç ayrılmadığını farketmediğimi, benim için yaptığı bir
sürü şeyi! anlattığında hiç birşey diyemeden öylece
çocuğa bakakalmış ve " ama ben seni bir kardeş gibi
seviyorum" diyebilmiştim. Acı ile gözlerime bakıp
"yaşım küçük olduğu için beni ciddiye almıyorsun ama
gerçekten seviyorum seni" diyerek oradan uzaklaşmasını
hala hatırlıyorum...O yaşta ne trajik bir itiraf!
( onun yaşı küçük de benim ki çok mu büyük sanki )
O günden sonra ondan hep kaçtım ve bir daha eskisi
gibi arkadaş olamadık. Aslında duygusuz biri değildim
ama o zamanlar aşk meşk olayları için çok saftım
haliyle...Ve karşı taraftan böyle ilgi görünce birden
dumur oluyor ne diyeceğimi şaşırıp, ilgisiz, duygusuz,
soğuk bir kıza dönüşüyordum.
Çok uzunca süre de böyle oldu...

İlkokul dördüncü sınıfa başladığımda, başka semte
taşınmış ve o zamana kadar oturduğumuz yerdeki
yaşıtım iki üç arkadaşın aksine burada bir sürü
kızlı erkekli arkadaşım olmuştu. Oynanacak çok
oyun ve geniş alanlarımız vardı...( bunu da
yazacağım ilerde ) Karşı apartmanda oturan
Birgül ablanın, yurtdışında yaşayan ablaları yazın
onlarda kalmaya gelirlerdi. Oğulları Emrah'ın gelişi
her yaz kızlar arasında heyecan yaratır, o yaz kimi
beğeneceği, beğendiği konuşulurmuş/du...
İlk gördüğüm zaman "ne çirkin ve sevimsiz bir çocuk,
bu muymuş anlata anlata bitiremedikleri hıh" diye
bir tepki verdiğimi hatırlıyorum. Hiç ilgimi çekmemişti..
İşin komik tarafı birkaç arkadaşımın bayıla bayıla gideceği
pek çok yere, onlarla ailecek görüşmemiz neticesinde
birlikte gitmek durumunda kalmıştım yıllarca...
Bu yüzden mahallede birbirimizi sevdiğimize dair
dedikodu çıkarmışlar ve çok sinir olmuştum!
Bu dönemlerde benim asıl ilgimi çeken kişi, Birgül ablanın
eşi Ayhan abinin yeğeni Bekir'di...Onlar da bizim orada
oturmuyorlardı fakat sık sık gelirlerdi. Çok güzel yeşil
gözleri vardı, yakışıklıydı ve benden büyüktü iki üç yaş...
( zaten şimdiye dek beğendiğim kendi yaşıtım biri olmadı
hiç, iki üç yaşın lafı bile olmaz ama çocuklar arasında yaş
farkı daha önemli oluyor ) Onu beğendiğimi kimselere
söylemezdim. Uzaktan uzağa hayranlıktı sadece...İlkokulu
bitirdiğim yıl çok güzel bir tesadüf oldu ve yazları kaldığımız
yere çok yakın oturduklarını öğrendik...Bir şeyler almaya
markete, manava giderken onların evinin önünden
geçiliyordu...Ve bu tür işleri seve seve yapıyordum :)
Çoğu zaman bisikletiyle gezerdi ve bazen beni arkasına
alıp, eve bırakırdı...Birbirimizden hoşlanıyorduk fakat
çok seviyeli bir arkadaşlığımız :p vardı...Çocuk saflığı
ve dile getirilemeyen duygular içinde yaz biterken,
bir gün kendimce çok salakça bulduğum bir davranışım

yüzünden, onun yüzüne bir daha bakmaya cesaret edemedim,
o macera orada bitti...Ne yaptığımı tam olarak hatırlamıyorum
fakat başka bir kız yüzünden ona trip yapmış ( o zamanlar
trip denmiyordu tabii ) sonradan söylediğim şeylerden
pişmanlık duymuştum ya da onun gibi bişiydi...
Ne kadarr utanç verici! Utangaçtım işte, ne yapayım..
( Soyadını hatırlasam facebooktan arardım bak onu,
fakat hiçç hatırlamıyorum ) O dönemlere dair son bir
hatırayı da anlatıp biraz büyüyeyim :)


Yine sokaktan arkadaşım olan Hande'nin abisi Ufuk vardı,
kardeşimle acayip ilgileniyor, onu gezmeye götürüyor,
oyuncaklar alıyor...Neredeyse kendi kardeşlerinden çok
benimkiyle ilgileniyordu. Pek umurumda değildi açıkcası,
kardeşimle aramızda 5 yaş olduğu için zaten beraber pek
oynamıyorduk. Babamlar da Ufuk'u çok seviyorlardı...
Bir gün mahalledeki çayırda uçurtma uçururken, bu bana :
" Çok kısa etekler giyiyorsun, balkonda otururken bacaklarını
aşağı sarkıtma, bütün çocuklar sana bakıyor, sokakta lastik
oynarken etek giyme, şunu yapma, bu yapma" gibisinden
nasihatler etmeye başladı...Ben yine şaşırdığım için " sana ne,
sen kim oluyorsun da bana karışıyorsun be! bile diyemeden
sustum ve gittim...Bir anlam verememiştim bu söylediklerine.
Alla alla ona ne oluyordu ki, kardeşimi gezdiriyorsa bana neydi!
Birkaç gün sonra iki arkadaşımın söylediklerini duyana kadar
bende jeton düşmedi...( yaşıtlarıma göre akıllı, bilgili, kültürlü bir
çocuktum ama bazı konularda çok salaktım ) Ufuk'u kardeşime:
" Afacan artık bana enişte de " derken duymuşlardı!!!
Zaten onlar da bana ilgi duyduğunu anlamışlar ne zamandır da,
ben biliyorum sanıyorlarmış! Nerde...Hiç oralarda değildim ki...
Bunu duyunca Ufuk'tan da uzaklaştım, o da benden yüz
bulamayınca kardeşime olan ilgisini yavaş yavaş azalttı :)


Okul tatillerinde bütün gün sabahtan akşama kadar sokakta
oynayan, evde ise sürekli okuyan bir çocuktum.
Televizyon o zaman da öncelikleriminden değildi...
Eski Türk ve Hollywood filmlerini denk gelirsem izler,
en çok Ediz Hun'u ve Salih Güney'i beğenir, sarışın olduğu
için Göksel Arsoy'u hiç beğenmezdim...O zamanlar nedendir
bilmem sarışınlardan hoşlanmazdım :)
En fazla Türk Sanat Müziği ve Zeki Müren'i (çocukken!)
Nülüfer, Kayahan, Sezen Aksu, Barış Manço, Michael Jackson'ı

dinlerdim.. Şarkı sözlerine dikkat ederdim fakat henüz anlam
yüklemeye başlamadığım, iç geçirip hüzünlenmediğim zamanlardı...
Ve Müzik Yelpazesi programını hiç kaçırmaz, eski yabancı
şarkılara ve özellikle Julio Iglesias'a bayılırdım...
( Annemlere o zamanki plaklarını saklamadıkları için
çok kızardım çünkü istediğimiz müzikleri, hele 60'lı
yıllarınkileri bulmamız öyle çok kolay değildi)
Bir de çok güzel Sezen Cumhur Önal taklidi yapardım :)
"Evett sayın seyirciler, bizim zamanımız doldu ama şarkılar
devam ediyor aşklar da tabii, insanlar yaşadıkça....
"

- devam edecek-

11.02.2009

Bir tektaş hikayesi...


Bir zamanlar…Tek taşların henüz şarkılara konu olmadığı,
reklamlara kurban edilmediği, değerinin şu kadarcığa
düşürülmediği kadar eskiden , çok değil 4-5 yıl kadar önce
bir akşamüstü…
İstiklal Caddesi’nde yağmur yağıyordu bir sinema çıkışında,
havada ıslak sokakların taze bahara karışan aşk kokusu…
İki sevgili elele yürüyordu aheste aheste, her ikisinin de çok
sevdiği yavaş yavaş yağan yağmurun altında...Arada durup
vitrinlere bakıyorlar, bazılarının aynasında kendilerini görünce
birbirlerini seyretmeye dalıp neye baktıklarını unutuyorlardı...
Sonunda kız bir ayakkabı mazağasının önünde durdu ve “almayı
düşündüğüm sandaletler buradaydı “ dedi. Birlikte içeri girdiler.
Biraz sonra Erkek “Sen bak ben sigara alıp geleceğim” diyerek gitti.
Ayakkabılara dalan kız bu arada seçimini ve alışverişini yaptı.
Sonunda işini bitirdiğinde sevgilisi dükkana geri dönmemişti.
Kız gözleriyle onu arayarak dışarı çıktı , etrafına bakındı yoktu!
Tam telefonunu çıkarmak için çantasını açacakken biri kolundan
tutup sarılıverdi.

- Ödümü patlattın , neredesin sen? diye tatlı-sert çıkıştı adama.
- Sana bir şey aldım.
- Ne aldınn ?
- Küçük bir şey ama birden içimden geldi ve beğeneceğini
düşünerek aldım.
- Böyle düşünmen çok güzel zaten , küçük olması önemli
değil ki, hani nerde ?
- Önce bana bir öpücük verirsen veririm.
Kız adamı öptü, caddenin ortasında ve gelip geçen kalabalığa
aldırmadan...Adam kızın elini tuttu ve ayakkabıcının karşısındaki
kuyumcudan aldığı tek taşlı yüzüğü parmağına taktı.

İstiklal Caddesi'nde yağmur yağıyordu, onların üzerine
yağansa başka bir şeydi...
Kız o günden sonra, o yüzüğü takmadan hiç bir yere gitmedi...

Ada / 10.05.2007

10.02.2009

başlık yok...

Dün sabah feci bir baş ağrısıyla uyandım.
Ya da uyanınca başımın zonkladığını farkettim, neyse...
07.00-08.00 arası uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken
bu ağrı ile işe gidemeyeceğimi idrak edip, çalar saatini duymayan
kardeşimi kaldırdım "sen git, benim migrenim tuttu

gelemeyeceğim" diyerek tekrar yattım...( kardeşimle aynı iş
yerinde çalıştığımızı yazmış mıydım daha önce ? üstelik işe
beraber gitmeyiz hiç :) yazarım bir ara bunu )

Bir süre yattıktan sonra uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp

annemi aradım. Böyle hasta olup işe gidemediğim zamanlarda,
hazır fırsat bulmuşken uyumak istesem de nedense pek
uyuyamam... Yine böyle zamanlarda çok mecbur kalmadıkça
annemi aramam. Eğer gün içinde beni aramamışsa, hasta
olduğumdan akşama haberleri olur ancak. Ben hastayken biri
sürekli yanımda dursun, benle ilgilensin, elimi tutsun, istediğimi
getirsin modundaki insanlardan değilim. Acımı sesimi çıkarmadan
kendi kendime çekerim... Kardeşim öyledir mesela. O yüzden çok
kötü olursa gidip annemlerde kalır, onun beklediği ilgi, alaka ve
şefkati ben gösteremeyeceğim için :)

Annemi aradım çünkü evde ekmek ve ağrı kesici kalmamıştı.
İkisinin alakası da şu: aç karnına ağrı kesici içince midem ağrıyor.
İşin kötüsü de midem bulandığı için bişi yiyesim ve hazırlayasım
yoktu. Neyse...Annem biraz sonra geldi. ( aileye yakın oturmanın
faydaları ) ilk iş odamın perdelerini açtı ve "camı da açayım mı"

diye sordu.." perdeleri kapa, camı aç" dedim...Zira kendisinin de
çok iyi bildiği gibi migrene ışık yaramaz! Sonra da "kuantum
fiziğine göre olumlama yapmaktan" bahsetmeye başladı. Başımın
ağrısını olumlama yaparak geçirebilirmişim, Şanal Bey v.s bişiler
anlatırken sözünü kesip, beynimin zonkladığını ve şimdi kuantum
olumlamasıyla filan uğraşamayacağımı söyledim. Sonra kahvaltı
getirdi, ilaç içtim...Annem de bu arada ortalığı toparladı,
bulaşıkları yıkadı :) sonra da yapacağı başka birşey olmadığı
için gitti.. ( buraya kadar yazdıklarımı okuyunca gereksiz
ayrıntıya girip yazıyı çok uzattığımış olduğumu farkettim ama
kısaltamayacağım ne yapalım...bir haftadır yazmadığıma
sayılsın :p ) Öğlen olduğunda başımın ağrısı epey hafiflemiş ama
hiç uyuyamamış olarak kalktım. İş yeri ile irtibata geçip acil olan
birkaç işi yaptım. Bir yerden haber beklerken boş durmamak
için Lost 5.sezon, 3. bölümün izlemeye fırsat bulamadığım
ikinci yarısını izledim. İşlerin evden yapabileceğim kısmı bitince,
Lost'un 4.bölümünü de izledim. Başımın tekrar ağrımasından
korkarak ve önceki gün izlediğim Benjamin Button'un uzunluğunu
düşünerek "Sahtekar" filmini seyretmekten vazgeçtim.
( zaten arka arkaya o kadar çok şey izlemem normalde )
Sonra Pasaj.com da geçen hafta açtığım ama içi henüz boş olan
dükkan için biraz takı yaptım. ( bunu da ayrıca yazarım, dükkan
dediğime bakmayın pek ciddi bişi değil ) saat 5 gibi yemekteyiz
programı aklıma geldi, televizyonu açtım. Normalde gündüz evde
olduğumda hiç tv izlemem. Yemekteyiz'i akşamları bazen
izlediğim için merak ettim. ( bunu da geçiyorum, ayrıca
yazılacaklar listesinde zaten bekliyor ne zamandır :)
Reklamlarda İzdivaç şeysine takıldım... Bunu daha önce hiç
izlemedim diyebilirim. Bir kez sonunu görmüştüm.
Formatını biliyorum ama izlemek farklıymış :) Şimdi adını
unuttuğum 60'lı yaşlarda bir hanıma dört talip geldi.
Bu konudaki sosyo-psikolojik analizimi (yuh amma iddialı oldu)
yazsam uzun süreceği için onu da geçiyorum :)
geç geç nereye kadar alla alla...Sonunda akşam oldu.
( çok şükür diyen vardır belki ) Nedense kendimi boş bir
gün geçirmiş gibi hissettim :) Ben annemlere gittim bu sefer.
( ne çok parantez açıyorum yahu, biz akşam yemeklerini orda
yiyoruz da...paramız yok yemek pişiremiyoruz amca )
Bu arada sonunda yazacağım şeyi hatırladım. Eve döndükten
sonra annemle biraz daha konuşmuş olduğumuz "olumlama"
şeysini araştırdım azıcık. Aslında bildiğim-iz pozitif/olumlu
düşünce felsefenin bir türevi gibi...Bunu da çok kişi biliyordur
sanırım. (Artık bu tür şeylerden böğğ geldiği için pek
ilgilenmiyordum) Zaten pozitif düşünce odaklı yaşayan biriyim.

R.Şanal'ın sitesini incelerken asıl ilgimi çeken "ekminezi deneyi"
konusu oldu. ( önceki hayatlara doğru yapılacak yolculuk için
hipnotik trans ) Reenkarnasyona teorik olarak inanmasam da
fantastik olarak bunu düşünmek hoşuma gider. Ve hep bir
hipnoz seansına katılarak önceki hayatımda! ne olduğumu
öğrenmek istemişimdir. Tabii bunun yapılacağı ortamın
güvenilir olması ve benzeri bir sürü detay var...
Karar verdim maddi durumum düzeldiği zaman bunu
orada gerçekleştireceğim.
Huhh..yazı bitti :)

D.N : Nedense epeydir yazmadığım ve haftanın temasına da
uygun olacağını düşündüğüm için bu hafta "Aşk" hakkında yazılar
yazmaya karar verdim :) ( dış mihraklardan etkilenmez ve
yazabilirsem tabii )