8.10.2007

Sobe - Leyla'nın Evi

Sobeleme olaylarını pek sevmememe ve uzun zamandır uzak
durmama rağmen, ilgimi çeken bir konu vardı son günlerde.
Sevgili Mavi'nin sayfasında görünce dayanamadım ve kendimi
zorla sobelettim :) Oyuna göre belirtilen kitabın 187. sayfasındaki
ilk cümlenin yazılması gerekiyor… Mavi de bana Leyla'nın Evini
vermiş. Bende bulunan bir kitap olması da iyi denk geldi...
Fakat 187. sayfadaki cümleler tek başına pek anlamlı olmadığı
için rastgele birkaç deneme yaptım ve aşağıdaki paragrafı
yazmaya karar verdim. Kitabı hala okumayan varsa tavsiye
ederim çok güzel...

Leyla komşu yalıdaki ihtiyar dadıyı hatırladı. Onu tanıdığı
zaman çok yaşlanmıştı, pantuflarını sürüye sürüye yürüyor ve
“vallahi yaptı, vallahi yaptı!” diye söyleniyordu. Leyla bunun ne

anlama geldiğini öğrenmek isteyince yalıdaki yaşıtları sebebini
anlatmışlardı. Mustafa Kemal Harbiye öğrencisiyken o yalıdaki
arkadaşına ders çalışmaya gelirmiş. İki Harbiye öğrencisi yalının
bahçesinde çalışırken dadı da arada bir onlara kahve ikram edermiş.
Mustafa Kemal dadıya Boğaz’ın karşı kıyısındaki padişah sarayını
gösterir ve “Bak dadı, ben ileride burayı müze yapacağım!” dermiş.
Kadın da “hadi ordan zevzek ! “ diye karşılık verir ve koskoca
padişahın sarayına dil uzatan bu yeniyetme sarışın çocuğu paylarmış.

İşte kadının sırrı ve son günlerini “vallahi yaptı, vallahi yaptı!” diye
geçiriyor oluşunun sebebi buymuş. Leyla Hanım bu hikayeyi duyduğu
anda, yapılan işin akıl almaz boyutu karşısında bir kez daha
hayrete düşmüştü.

Zülfü Livaneli / Leyla’nın Evi - sayfa 171



3.10.2007

Akşemseddin Hazretleri



Akşemseddin'in Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim
biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak

kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık
medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir,
ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde
mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek. Arar, sorar, istihareye
yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki
Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli.
Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı
Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır.
Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e.
Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden
olduğu işaret edilir. Hatta boynundan zincirlerle çekilir ki, uyandığında
izi vardır. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi
orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki
kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker...
Ve kavuşur affa. Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok
sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir.
Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa
sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda
“seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.

İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha

davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le
aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça
pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar.İstanbul gibi
bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin
hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman.
Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür. Ancak,
bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar.
Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?”
derler, “Maceranın sırası mı şimdi?” Genç sultanı Bizansla boğuşmak
değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu
dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz.
Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme
yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile
zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler
toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman
zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür. Akşemseddin hazretleri
onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!”
Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar
şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük
güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır.
Resulullah'ın mihmandârı Hâlid Bin Zeyd’in (Eyüp Sultan) kutlu
kabrini bulmak. Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü
sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür.
Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar
dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle : “Büyük sahabe
bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?”
diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları
başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?”
Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye
mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile,
ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara
durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada? Büyük veli
bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!”
buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar.
Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık
bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.

Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye

başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp
döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der,
“Beni de dervişleriniz arasına alın”. Akşemseddin, hani Fatih’e baba
muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla
“Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir.
Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan.
O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir,
sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir.
Ama duaları Fatih’le birliktedir.

Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi)
dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara
hanımına döner : “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti,
zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam.
Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker, “Amaaan efendi” der,
“sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar.
Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun”
buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer
ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar
“Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

*biyografi.net'ten alınmıştır.


Ahşap sanduka Akşemseddin Hazretlerinin.


Göynük



Beypazarı'ndan sonraki durağımız Göynük..
Göynük'e gelmeden önce geceyi buraya yakın olan Doğa Otel'de
geçiriyoruz. Sabah horoz sesleri ve etrafta hiç bir yerleşimin
olmadığı tertemiz havalı bir yerde uyanmak çok güzel oluyor.



Odamızın penceresinden sabah gün aydınlanırken..

Kahvaltıdan sonra otelden ayrılıyoruz ve önce Çubuk gölüne gidiyoruz.
(Burayı daha sonra gördüğümüz diğer göllerle birlikte anlatacağım)
Çubuk gölünden sonra Akşemseddin diyarı olarak bilinen, Bolu'nun
yeşillikler içindeki şirin ilçesi Göynük'e varıyoruz. Beypazarı'na göre
daha küçük ve çok sakin bir yer olmasına rağmen burayı daha çok
seviyoruz sanki...Gruptaki çoğu kişinin düşüncesi böyle.
Yöredeki yapılaşma yine eski Türk evleri tarzında.

Gazi Süleyman Paşa camii ve yanındaki Akşemsettin Hazretleri'nin
türbesini ziyaret ediyoruz. Cami nedense ziyarete kapalı olduğu için
sadece kapıdan bir göz atabiliyoruz. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Gazi
döneminde yapılmış. Türbe de henüz açılmamıştı ama ısrarlı konuşmamız
karşısında görevli kapıyı açıyor. İçeri girmeden önce rehberimiz
Akşemsettin'in hayatını anlatıyor, Fatih Sultan Mehmet'le ilgili olanlar
dışındakileri pek bilmiyordum. İlginç bir hikayesi var.
Resimlerini ve hikayeyi yarın yayınlayacağım.

Sokaklarda yürürken balkon veya bahçelerinde oturanlar bize
içtenlikle hoşgeldiniz diyor, insanlar çok sıcakkanlı...Esnafı da çok
misafirperver. Kuru bakliyat ve yöresel yiyecekler satılan bir dükkana
girdiğimizde bütün gruba kekik çayı ve ürünlerinden ikram ediyorlar.

Bölgenin en önemli geçim kaynağı tavukçuluk, Mudurnu'nun kriz
döneminden sonra azalan tavuk üretimini burası devam ettiriyor.
Ayrıca Bombay fasulyesinin de önemli bir yeri var.











1922 yılında düşman işgalinden kurtulduktan sonra
yapılan Zafer Kulesi. Saat kulesi olarak ta biliniyor ama
üzerinde saat yok.


Kule ve Göynük evlerinin maketleri hediyelik eşya
olarak satılıyor.




1.10.2007

Türkçe karşılıklar


ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu (ADT) tarafından
Dil Bayramı dolayısıyla hazırlanan "Düşün'ce" adlı rehberde,
bazı yabancı kelimeler için Türkçe karşılıklar sunuluyor.
Rehberde yer alan bazı öneriler şöyle :

-Abone: Sürdürümcü *
-Ahize: Almaç
-Ambargo: Engelleyim *
-Anchorman: Ana haber sunucusu
-Akü: Akımtoplar
-Angarya: Yüklenti
-Asparagas: Uydurma
-Ansiklopedi: Bilgilik *
-Antrenman: Çalışım *
-Best-seller: Çok satan
-Çip: Yonga *
-Centilmen: İnce, görgülü
-Deterjan: Arıtıcı *
-Dozer: Yoldüzler *
-Fenomen: Görüngü *
-Fidye: Kurtulmalık *
-Faks: Belgeç *
-Fren: Durduraç *
-Gala: Öngösterim
-Hoparlör: Sesyayar *
-Hobi: Düşkü *
-İllüzyonist: Gözbağcı
-İnput: Girdi
-Jübile: Onur töreni
-Kapora: Güvenmelik *
-Kompozitör: Besteci
-Konteynır: Taşımalık *
-Koridor: Geçenek *
-Laptop: Dizüstü
-Makyaj: Yüzboyama *
-Matine: Gündüzlük *
-Militarizm: Orduculuk
-Mouse: Fare
-Mübarek: Kutlu, uğurlu
-Natürmort: Ölüdoğa *
-Pardon: af edersiniz, bağışlayın
-Polemik: Kalem kavgası
-Pansiyon: Barınak *
-Pastoral: Çobanlama *
-Potansiyel: Gizilgüç
-Panik: Ürkü *
-Pedal: Ayaklık
-Sauna: Buhar banyosu
-Solaryum: Güneş odası
-Spot: Benek, benekçik *
-Tank: Birikimlik *
-Turist: Gezgin
-Vitrin: Sergen *
-Vazo: Çiçeklik
-Vantilatör: Yelveren *

Zaman zaman günlük hayatta kullandığımız yabancı kökenli
sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunur ama bu yeni bulunan
kelimeleri bulanlardan başka hiç kimse kullanmaz. Bunun en
büyük nedenlerinden biri dilimize uzun süredir yerleşmiş olan,
halk arasında sürekli kullanılan bir sözcüğü değiştirmenin çok
zor olmasıdır. Türkçe’nin giderek çok fazla bozulmasından , gerekli
özenin gösterilmemesinden ben de çok rahatsızlık duyuyorum ama
dilimizi korumanın yolunun ; sürekli kullanılan kelimeleri yeniden

türetmek yerine, yeni kullanılmaya başlanan yabancı kelimelerin
henüz yaygınlaşmadan Türkçe karşılığının bulunup literatüre
kazandırılması ile olacağını düşünüyorum.
Mesela “carry trade” in Türkçesi bulunmuş iyi olmuş.

Ayrıca dil konusundaki uzman kişilerin örneğin : İş yerlerine
yabancı
isimler koyulmasına, kelimelerin içinde w, x, q harfleri ve güya ingilizce
okunsun diye saçmalıklar katılmasına ( ewet, sheker, chilek, yoq, wer v.b )
özellikle reklam cümlelerinde yapılan dil yanlışlarına , gazete ve dergilerde
bile artık önemsenmeyen noktalama işaretleri, eklerin doğru kullanılmasına
dikkat edip, bu hatalar konusunda sürekli uyarmalarının çok daha iyi
olacağı kanaatindeyim.

Yukarıdaki kelimelerin içinde mantıklı olanlar ve kullanılanlar da
var
fakat çoğu cümle içinde komik oluyor. Yıldız işaretli olanlarla
cümle kurmayı denesenize :)

Mesela " tatil için Fethiye'de barınak arıyorum" desek,
"köpeğin mi kalacak ? " gibi bir soruyla karşılaşabiliriz...


27.09.2007

20.09.2007

Kaçan ve kovalayan


Tartışıyorlardı… Kız adama " Ben gidiyorum, ne yaparsan
yap artık " dedi. Hışımla arkasını dönüp yürümeye başladı.
Aslında gitmek istemiyordu..Adımlarını yavaşça atıyor her an
adamın kendisini durdurmasını bekliyor ama kimse gelmiyordu.
Dönüp ardına baktı, adamın onu beklediğini göreceğinden emindi.
Oysa o da ters istikamette yürüyordu ve geriye dönüp baktığı
bile yoktu. Birden panikledi kız, sevdiği gittikçe uzaklaşıyordu.
Ya hiç durmazsa , ya dönmezse...bunları düşününce koştu ve ona
yetişti. "Beni bırakıp nereye gidiyorsun" diye koluna yapıştı.
Adam gözlerinin içine, yüreğini delercesine baktı :
" Önce sen gittin, ben giden hiç kimseye dön demem ! " dedi.

Kız o zaman anladı ki, bu adam asla onun peşinden koşanlardan
olmayacaktı! Roller değişmişti...



18.09.2007

Je t'aime Paris



Öyle zamanlar olur ki hayat bizi değişmeye çağırır.
Bu bir geçiştir tıpkı mevsimler gibi…


( Je t'aime Paris - Seni seviyorum Paris filminden )


21.08.2007
-----------------

Bu akşam arkadaşım Gülcan’la Ortaköy Feriye'ye, Je t'aime Paris
filmini İzlemeye gittik. 20 ayrı yönetmenin çektiği ,
20 hikayeden oluşan, Paris’in çeşitli yerlerinde geçen filmi sevdim.
Her biri yaklaşık 5-6 dakika süren birbirinden bağımsız romantik
hikayelerde bu kısa süre çok iyi değerlendirilmiş ve anlatılmak
istenenler güzel yansıtılmış. Yalnız vampirli olanda çok midem
bulandığı için ekrana bakamadım :) Filmde : juliette binoche,
willem dafoe, tim robbins, gael garcía bernal, eva green, javier bardem,
natalie portman,orlando bloom gibi ünlü oyuncular da yer alıyor.
Benim gibi Fransız ve İtalyan filmlerini beğenenlere, Amerikan

sinemasının sıradan ve klişe hikayelerden artık çok sıkılanlara bu
film iyi gelecektir...Ne yazık ki pek reklamı yapılmadı , biz de
Feriye Sinemasını özleyip, " güzel bir şeyler varsa gidelim" diye
bakınca keşfettik. Sanırım artık vizyondankalktı ama dvd-vcd sini
bulursam ben de alacağım.

D.N : Filmi izlerken Fransızca'nın kulağa ne kadar hoş geldiğini
bir kez daha hatırladım ve Fransızca öğrenme isteğim yine depreşti...
Ama yakın zamanda bunu gerçekleştirme olasılığım yok ne yazık ki :(

…………………………………………………..

Filmle ilgili aşağıdaki bilgiler ; http://www.film.gen.tr/ 'den
alınmıştır.

Çok sayıda uluslararası yönetmenden Paris’te geçen romantik bir hikaye
anlatmaları istendi.

Montmartre (Bruno Podalydes) :

Montmartre'ın dar sokaklarında park yeri arayan bir adam kendi kendine
sorununun ne olduğunu ve neden gerçek aşkı bulamadığını sorar.
Esrarengiz bir kadın, birden arabasının yanında düşüp bayılır.
Beklediği aşk bu mudur yoksa?

Quais de Seine / Seine Rıhtımları (Gurinder Chadha) :
François ve iki arkadaşı Seine nehri kıyısında oturmuş gelip geçen kızlara laf
atarlarken ayağı taşa takılan güzel bir Müslüman kız sendeleyip, düşer.

François, arkadaşlarının alay etmesine rağmen kızın yardıma koşar. Kız
camiye gitmek için uzaklaşır. François da arkadaşlarının yanına döner; ama
birden kızın hayatından çıkıp gitmesine izin veremeyeceğini fark eder.

Le Marais (Gus Van Sant) :
Genç bir adam olan Gaspard basımcıya girer. Oradaki genç yardımcı Eli’den bir
anda müthiş etkilenir. Gaspard’ın bu garip, yeni duygusu sanki Eli’nin kulağına
sesli olarak gelir. Eli ancak onun gidişinden sonra çok özel ve ender bir şeye tanık
olduğunun bilincine varır.

Tuileries (Joel ve Ethan Coen) :
Amerikalı bir turist, Tuileries metro istasyonunda metroyu beklerken şehir
rehberini incelerken, gözü karşı tarafta tutkuyla öpüşen genç Fransız çifte

takılır. Ve rehberdeki tavsiyeleri dikkate alması gerektiğini çok geç anlar :
Paris metrosunda asla kimsenin gözlerine bakma. Bunu müthiş bir komedi izler.

Loin du 16e / 16. Bölgeden Uzakta (Walter Salles ve Daniela Thomas) :
Şafakta, genç göçmen bir anne bebeğini gönülsüzce yerel bir çocuk yuvasına
bırakır ve şehre giden metroya biner. Bu tüketici yolculuktan sonra çalışacağı
16. Bölgeye gelir. Başka bir kadının çocuğuna dadılık yapacaktır.

Porte de Choisy / Choisy Kapısı (Christopher Doyle) :
Gezgin bir satıcıyla Çin kuaför salonunun güzel sahibesi arasında garip, sıra
Dışı bir rastlantı. Bastille (Isabel Coixet) Bir adam, tutkulu, genç metresiyle

yaşamak için boşanmak istediğini söylemeye hazırlanırken, karısı gözyaşlarına
boğulup, kanser olduğunu ve sadece birkaç aylık ömrü kaldığını açıklar. Adam
her şeyi bırakıp karısıyla ilgilenmeye karar verir. Ve ona ikinci kez aşık
olduğunda hayatı altüst olur.

Place des Victoires / Zafer Meydanı (Nobohiro Suwa) :
Bir kadının uykusu, ölmüş çocuğunun ağlamasıyla bölünür. Çocuğunun öldüğü
meydana döner ve orada garip bir kovboyla karşılaşır. Kovboy bir kez daha
ortadan kaybolmadan önce çocuğuyla bir an geçirmesine izin verir.

Tour Eiffel (Eyfel Kulesi) (Sylvain Chomet) :
Tek başına bir mim oyuncusu Eyfel Kulesinin altında saçmalıklar yapıp turistlerin
canını sıkmakla oyalanır. Sonunda yerel polis onu huzuru bozmakla suçlayıp
tutuklar. Polis merkezi, ruh ikizi güzel bir kadın mim oyuncusunu bulduğu yer olur.

Parc Monceau / Monceau Parkı (Alfonso Cuaron) :
Orta yaşlı Amerikalı bir adam güzel, inatçı, genç Fransız kadınla randevusuna
geç kalmıştır. Bulvarda yürürlerken hararetli konuşmaları mahrem ve
karmaşık bir ilişkiyi açığa vurur.

Quartier des Enfants Rouges / Kızıl Çocuklar Mahallesi (Olivier Assayas) :
Güzel, Amerikalı bir aktris, Paris’te eski bir konakta çekim yapmaktadır.
Paris’li, esrarengiz bir uyuşturucu satıcısıyla ilişki kurar. Acaba aradığı
tatmini bulabilecek midir?

Places des Fetes / Bayram Meydanı (Oliver Schmitz) :
Meydanın tam ortasında, yerde yatan yaralı genç bir adama yardım etmeye
çalışan deneyimsiz bir tıp öğrencisi genç kızın başlamadan biten aşk öyküsü.


Pigalle (Richard LaGraveuse) :
Kırmızı fenerli evlerin bulunduğu Pigalle’in ortasında, seksi bir aşk
hikayesi sürerken yaşlıca bir çift ilişkilerini kurtarmaya uğraşır.

Quartier de la Madeleine (Vincenzo Natali) :
Genç bir adam, son avıyla beslenen dişi bir vampire çarparak sendeler.
Bir anda cazibesine kapıldığı bu dişi vampire sahip olmak için sonuna kadar
gitmeye kararlıdır.

Pere Lachaise (Wes Craven) :
Yeni evli bir çift, kabristanda Oscar Wilde’ın mezarını ararken, farklı yanlarını
tartışırlar. Tartışma, Oscar Wilde’ın esrarengiz hayaletinin ortaya çıkmasıyla
çözüme ulaşır.

Faubourg Saint-Denis (Tom Tykwer) :
Güzel Amerikalı bir aktris, kör sevgilisini arayarak ilişkilerinin bittiğini söyler.
Genç adamın anılarına yapılan yolculukla, ikisi arasındaki ilişkinin başlangıcından
itibaren sergilendiği bir anlayış ve bağışlama öyküsü.

Quartier Latin (Frederic Auburtin - Gerard Depardieu) :
Şık, zarif, yaşlı bir Amerikalı, resmen boşanmak istediğini söylemek için eski
karısıyla buluşur. Kibarlık kısa sürer. Ben ve Gena birbirlerine hakaretler
yağdırırlar. Yaraların yıllar süren ayrılıktan sonra bile kapanmadığını ve aşkın
asla ölmediğini açığa vuran çarpıcı bir kara mizah.

14e arrondissement (Alexander Payne) :
Amerikalı Turist bir kadının 14. Bölge de yürürken sonunda kendini anlayıp
kabullenmesi. Paris, seni seviyorum için eğlenceli ve dokunaklı bir son.






17.09.2007

Bilmeceli hikaye

Bugün size bilmeceli bir hikaye anlatacağım...



Çok eski zamanlarda dört arkadaş; heykeltraş, terzi,

kuyumcu ve imam yolculuğa çıkarlar. Biraz ıssız bir yerde dört
gece konaklamaları gerekir.Birinci gece heykeltraş nöbetçi olur ve
diğerleri uyurlar. Ne yapsam da vakit geçse diye düşünürken orada
bulunan bir taştan heykel yontmaya karar verir. Sabah olduğunda
ortaya çok güzel bir kız heykeli çıkmıştır. İkinci gece sıra terzidedir.
O da çıplak kıza bakar ve ona elbise dikmenin çok iyi olacağını ,
hem de vaktin çabuk geçeceğini düşünür. Sabah olduğunda heykeli
eksiksiz ve çok şık giydirmiştir. Üçüncü gece nöbet sırası
kuyumcudadır. Güzel elbiseler giyinmiş kıza bakar ve ben de

takılarını yapayım der, sabaha kadar kolye, yüzük, bilezik ve küpe
gibi harika mücevherler yapar. Dördüncü gece sıra imamdadır.
İmam güzel kıza bakar ve herşeyiyle ne kadar mükemmel olduğunu
düşünür. Ah bir de canlı olsaydı diye iç geçirir ve o anda kızın
canlanması için dua etmeye başlar. İmamın duaları sonucunda kız
canlanır. Gerçekten de çok hoş bir kız olmuştur. Sabah olduğunda

dört arkadaş aralarında , kızı kimin alacağı konusunda tartışmaya
başlarlar. Heykeltraş kendisi yaptığı , imam canlandırdığı, kuyumcu
takıları, terzi giydirdiği için kızın kendisinin hakkı olduğunu iddia
ederler. İşin içinden çıkamazlar ve en yakın kadı'ya müracat ederler.
Kadı olayı dinler ve sonunda kızı içlerinden birine verir.
Kime ve neden vermiştir ?

12.09.2007

Beypazarı


Cumartesi sabahı yola çıkıp, yaklaşık 5 saatlik bir yolculuktan sonra
Beypazarı'na vardık. 16-17 kişilik grubumuz ve rehberimizle birlikte
ilçenin en haraketli yeri olan Alaattin sokaktan içeri girerek bu şirin
beldeyi keşfetmeye başladık. ( Yukarıdaki fotograf o sokak değil )
Beypazarı tarih boyunca İstanbul-Ankara-Bağdat'ı birbirine bağlayan geçit
yolları üzerinde bulunduğundan önemli bir ticaret merkezi olmuş.
Antik çağdaki ismi Lagania ( kaya doruğu ülkesi ) olan ilçenin bulunduğu
bölgede çok eski çağlarda bir iç deniz olduğu daha sonra suların çekilmesi ile
kayaların ortaya çıktığı söylenmekte. Beypazarı tarihi dokusunu korumuş,
eski Osmanlı mimarisi tarzında yapılan evlerin çoğu bölgede yatırım yapan
şirketler tarafından ve sivil toplum örgütlerinin katkılarıyla restore edilmiş.
Evlerin bazılarında çatı kısımları yarım yapılmış. O dönemdeki inanışa göre
çatıyı tamamlamayarak Allah'a bu dünyada daha yapacak işleri olduğuna dair
mesaj verirlermiş :)


Sokakta yürümeye başladığımız andan itibaren, elinde bir tabak olan dükkan
çalışanları tarafından sürekli birşeyler ikram ediliyor. Beypazarı kurusu,
havuç lokumu, havuç döneri v.b.. En hoş tarafı esnafın ikram ettikleri ürünleri
satın almak için kimseyi zorlamaması ve içeri gelin diye ısrar etmemeleri.
Sokağın iki yanına sıralanmış tezgahlarda; tarhana, erişte gibi ev yapımı ürünler,
beypazarı örtüleri, takılar, yöreye özgü hediyelik eşyalar gibi pek çok şey
bulmak mümkün. Grubun alışverişe kapılıp, dağılmaması için rehberimiz daha
sonra serbest zamanımızın olacağını ve bol bol bunlara bakabileceğimizi

belirtiyor, yoksa hanımların çoğu kendini kaybedecek :) Beypazarı Türkiye'nin
havuç deposu olarak biliniyor, ülkenin havuç ihtiyacının %60' ı buradan
karşılanıyor. O yüzden havuçla yapılan pek çok ürün görmek mümkün.
Sokaklarda havuç suyu, havuçlu dondurma bol miktarda satılıyor.

Önce tarihi bir konakta yemek yiyoruz. Masamızın yanında bir amca bağlama ile
yöre türküleri söylüyor. Genellikle bütün restoranlarda menü aynı:
Tarhana çorbası, etli güveç, 80 katlı baklava,ayran ve ortaya yaprak sarması,
erişte, havuçlu salata...Bunlar Beypazarı'nın en meşhur yöre yemekleri.


Tarhana çorbasının tadını, ezogeline benzetiyoruz. Etli güveç ise bildiğimiz etli
pilava benziyor. Herkes yaprak sarmasını çok beğeniyor. Baklavaya pek düşkün
olmadığım için 80 kat bana gereksiz geliyor.Sadece içini yiyorum. Yanımdaki
teyze ise sadece hamurlarını :) Fakat sevenler tarafından iyi not alıyor.
( Beypazarlı'ların deyimiyle : Seksen gatlı, yemesi pek datlı )
Yemek faslından sonra gezimize devam ediyoruz.

Beypazarı Tarih ve Kültür Evi sahibi tarafından müze olarak kullanılmak
üzere bağışlanmış. Evde Osmanlı dönemine ait yaşam şekli korunarak, yöre
kültürünü yansıtan antika eşyalar sergileniyor.
Bahçesinde Bizans ve Roma dönemine ait kalıntılar da bulunmakta.



Eve girerken ayaklarımıza galoş giyiyoruz. İçerisi ahşap ve çoğu yeri
kilimlerle döşenmiş.

















Taş Mektep ; bayraklarını da görünce okul olduğunu sanıyorum ama
restoran olarak hizmet vermekte.


Ahşap minareli İncirli Camii'yi de gezdikten sonra serbest kalıyoruz ve
alışveriş yapıyoruz.



Bu otantik kıyafetlerin tanesi 500 ytl..Bizim gruptan kimse
almadı sanırım :)

Sonra tekrar bir araya gelip , bir gümüş atelyesine gidiyoruz.
Buranın özellikle telkari gümüşleri ünlü. Çok ince bir işçilik gerektiren
zarif takılar. Fakat gümüşü çok sevmeme rağmen telkari takılardan
pek hoşlanmıyorum. Zaten çeşit çok, dükkanı gezerken dayanamayıp
turkuaz taşlı bir yüzük alıyorum. Fiyatlar İstanbul'a göre gerçekten ucuz.
Ve dükkan sahipleri çok misafirperver, bütün gruba Beypazarı sodası
ikram ediyorlar. Buranın sodası da meşhur. Beypazarı'nın ünlü olan
ne çok şeyi var ya :)

Sonunda Beypazarın'dan ayrılarak yakınlarda bulunan İnözü Vadisi'nde
kısa bir tur atıyoruz. İki tarafı çok dik kayalardan oluşan dar bir vadi.
Kayalara oyulmuş çok sayıda mağara var. Bazıları hrıstıyanlığın ilk
zamanlarında kilise olarak kullanılıyormuş.

Fakat otobüsü fotograf çekmek için pek uygun olmayan bir yerde
durdurduklarından ve artık çok yorulduğumdan aşağı inmiyorum.
Yukarıdaki resmi camın gerisinden çekiyorum..Açıkçası burası beni
pek cezbetmiyor.



Sonrasında Beypazarı'nın panaromik olarak en güzel göründüğü yer olan
Hıdırlık tepesine çıkıyoruz. Buradan aşağı bakıldığı zaman dinazor sırtına
benzeyen 3 kaya oluşumu görünüyor. Gerçekten de dinazora benziyorlar.
Sanki taş olup orada öylece kalmışlar gibi. Fakat maalesef hepsini bir
fotograf karesine sığdırmak mümkün değil.

2.08.2007

Yavru martı




Çengelköy'de yaşayan yavru bir martıyım ben,
uçmayı yeni öğrenen. Bakmayın büyük göründüğüme
annem düşürüp gitmiş çok küçükken...kanadım
fena zedelenmiş, balıkçı amcalar iyileştirip beslemişler
beni. Şimdi kendi kendime uçma talimleri yapıyorum,
buradan aşağı deniz kıyısına kadar uçabiliyorum ancak
ama az kaldı..Ben de yakında çok merak ettiğim
Boğaz'ın karşı yakasına geçebileceğim. Denizden balıkları
kendim tutup yiyebileceğim. Geçenlerde buraya konan
bir abi söyledi : " sen verilen hazır balıkları yiyorsun ama
kendi yakalayıp yediğin gibi olmaz hiç birinin tadı"
O günden beri daha bir şevkle çalışıyorum uçmaya.
Bekle beni mavinin kızı İstanbul geliyorum...

22.07.2007

Seçim boyası



Bana kalsa öğleden sonra gidecektim ama babam dün akşam ,
sabah 09.00 da gelip beni alacaklarını söyleyince geç vakitlere
kadar uyuma hayalim suya düştü. Dedikleri saatte geldiler ve
eski oturduğumuz yerdeki okula gittik. Çok uzak değil ama
yürüyerek gidecek kadar yakın da değil. Bizim sandığın olduğu
sınıf boştu hiç beklemedik. Gelelim babama bir süre
malzeme çıkaran olaya :

Seçim boyasını sürecekleri zaman önce parmağımın tersini
çevirdim , çünkü en nefret ettiğim şey boyanın tırnağımın
içine girmesidir.
- orası olmaz , parmağınızı çevirin.
Çevirdim fakat bu sefer tırnağıma gelmesin diye onu kapattım.
- tırnağınızı kapatmayın lütfen
-ama olmaz ki tırnağıma sürmeseniz, çıkmıyor sonra uzun süre..
-Efendim haklısınız ama mecburuz kural böyle..
Sandık görevlileri çok kibardı ve hepimiz gülüyorduk , mecburen
tırnağıma boya dökülmesine razı oldum. Ve hemen peçete ile
boyayı sildim. Babam yol boyunca "ama olmaz ki " diyerek benim
taklidimi yaptı..Annemle ikisi hep güldüler :)

Resmi tek elle çektiğim için biraz zorlandım ve net çıkmadı ,
aslında boya daha belirgin ama çabuk çıkacak gibi geliyor bana..
( Hala boya ile damgalanmak ne saçma değil mi ! )

Bu arada merak edenler için söyleyim :) Rüyamda kimseyi
görmedim
bu güne kadar. Zaten o işin esprisiydi..Oyumu ;
hiç bir partiye mensup olmayan ve muhtemelen meclise
giremeyeceği için ( girse bile ) ileride " yazıklar olsun sana
verdiğim oy " demeyeceğim birine verdim.


21.07.2007

Çengelköy




17.04.2007

Havalı Resimler :)










......................................................................
Hangi blogta yazacağıma karar veremiyorum , siz
ne dersiniz ? Buraya taşınayım mı ? Blogcu da mı
kalayım ? Blogcu'nun sevdiğim tarafları çok ama
korkuyorum bir gün çöküp gidecek diye...

12.03.2007

Aşkın işlevi-Descartes ve Parfümün Dansı

Aşkın en yüce işlevi , sevilen insanı özgün ve yeri
doldurulmaz biri yapmasıdır.

Aşkla mantığın farkı da şudur : Aşkın gözünde bir kurbağa
pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, aşığın
önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki
bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.

Mantık aşkı sınırlar. Descartes’in hiç evlenmemesinin nedeni

buydu belki de. Descartes mantık çağının mimarıdır. 1628 yılında
Paris’ten, aşıklar kentinden, sırf orada kafası dağılıyor diye
kaçmıştır. Gidip Hollanda’ya yerleşmiştir. Çevresinde yamakları,
başında patronlarıyla,istediği gibi çalışmış, matematik ve mantıkla
ilgili eserler vermiştir. 1649’un sonlarında Stockholm’e davet
edilmiş, Kraliçe Christina’ya felsefe dersleri vermesi istenmiş,
Descartes bunu hemen kabul etmiştir. Belki ücret dolgundu.
Bir nedeni vardı mutlaka.

Kraliçe Christina derslerini yatağına uzanmış durumda dinlerdi.

Çoğu zaman çıplak olurdu. Ama işin en berbat yanı, bu kadarla da
kalmıyor. İsveç Sarayı, on yedinci yüzyıl Avrupa’sının başka her
tarafı gibi pire dolu bir yerdi. Christina, oradaki zanaatçılara sipariş
vermiş, kendine altın ve gümüşten minyatür bir top döktürmüştü.
Yattığı yerden o topla vücudundaki pireleri vuruyordu. Bu yüzden
çıplaktı. İyi nişancı olduğu da söylenirdi. Majesteleri her gün kendini
bu yolla oyalarken , Descartes ayağında Hollanda tipi pantolonla,
Ona varlığın şüphe edilmezliği altında yatan kusursuzluğu
anlatıyor ve bunu rasyonel yanlılığın bile tahammül dışında
buluyordu. Çok büyük bir hızla sinirli ve solgun bir insan haline
geldi. 11 Şubat 1650’de, yani Stockholm’e gelişinden ancak birkaç ay
sonra 54 yaşındaki Descartes düşüp öldü. Christina otuz yedi yıl

daha yaşadı, pek çok da pire öldürdü.

1666’da ( artık ona aşktan zaten pek bir zarar gelemezdi )

Descartes’in cesedi yeniden gömülmek üzere Paris’e taşındı…
1817 yılında Descartes’in gezginci kemikleri, yattığı yerden
bir daha çıkarılıp St.Germain-des-Pres’in avlusuna taşınacaktı.

Tom Robbins – Parfümün Dansı'dan alınmıştır.


.................................................................

Bugünlerde ikinci kez okuduğum Parfümün Dansı romanında
yukarıdaki satırların olduğu sayfayı ilginç bulduğum için
daha önce işaretlemişim. Buraya da yazmak istedim.

Romanı okumayı seven herkese tavsiye ediyorum.
Seattle-New Orleans-Paris ve Doğu’dan Batıya ayrı mekanlarda
ve karakterler arasında gelişen romanın sonlarına doğru ustaca
bir kurgu ile bütün kahramanların yolu kesişiyor. Benim en çok
ilgimi çeken ( ve okuyan herkesin sanırım ) Alobar ve Kudra’nın
hikayesi ; 1000.yılların başında küçük bir ülkenin kralı olan
Alobar, oranın geleneklerine göre saçında ilk beyaz tel çıktığı
zaman öldürülecektir. Zamansız gelen bu ölüme isyan eden kral
oradan kaçar…Hindistan’da kendisi gibi ölüme başkaldıran
Kudra ile karşılaşır..Yüzyıllar süren aşkları ve yolculukları başlar..
İşin sırrı kokularda gizlidir…

“ Tom Robbins , bu romanda hayatımızı var eden en temel
kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğa ile ilişkisinin
kopma sürecinin anlatıldığı düşşel/tarihsel yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı,acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların
diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe

hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır.
Yeni dünyada ise sadece “başarı” ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç
kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. “

Gül kokusuydu çocukluğum...



Çocukken her hafta sonu Büyükçekmece’de oturan
Babaannemlere giderdik. Dedemlerin evine geldiğimiz zaman ,
kucaklaşma faslından sonra ilk yaptığım şey, vazgeçilmez
ritüelim; Çeşit çeşit güller ve çiçeklerle dolu bahçenin bir
köşesinden başlayarak hepsini tek tek koklamaktı…Rengarenk
kadife, limon, kayısı, sarmaşık gülleri, zambak, sümbül, leylak,
hanımeliler… ve niceleri..hepsini üşenmeden koklardım..
Sonuda burnumun ucu sararmış olarak büyüklerin yanına
döndüğümde bana gülerlerdi…Çocukken bazı mekanlar insana
ne kadar büyük görünüyor. O bahçe bana kocaman gelirdi.
Üç katlı apartmanın dört yanını çevreleyen bahçenin ön
tarafında, kapının üstündeki kemere sarılmış koyu kırmızı

kadife gülleri karşılardı gelenleri…Yazın misafirler bahçede
ağırlanır, yemekler orada yenirdi…

Şimdi gözlerimi kapatıp , "o günlerin resmini çekebilseydim eğer"
diye düşündüğümde esantaneler geçiyor hafızamın

derinliklerinden :

Kendinden başka kimsenin koparmasına izin vermediği çiçekleri

bahçe makasıyla kesip toplayan, onları özen ve sevgiyle
yetiştiren, bana örgü-elişi öğreten, her istediğimi alan canım
Babaannem.. Akşamüstleri hortumla bahçeyi sulayan, gelip
geçen komşularla sohbet eden, çok güzel sesiyle Türk sanat
müziği şarkıları söyleyen tonton Dedem…Amcamın siyah av
köpeği Hektor..Bahçenin etrafını turladığım üç tekerlekli
bisikletim…Arkadaşlarımla evcilik oynadığımız köşe.. Külah
olarak kullanıp mürdüm eriklerini içine dondurma diye
koyduğumuz, babaannemin koparmamıza kızdığı turuncu
sarmaşık çiçekleri…Yaz akşamları hafta sonlarında bahçede,
ailece yemek için kurulan masa…Plaj sepetlerimizle sevinçle
denize gidişimiz…Arka taraftaki balkondan sarkarken, “sarkma
düşeceksin” dememe kalmadan düşen kardeşim ve yaşadığımız
büyük korku… Kartopunun içine taş koyup atan yaramaz
çocuklar ve çok acıyıp, şişen yanağıma ağlayan Ben..Yürüteci ile
bahçedeki bodrumun açık kapısından aşağı düşüp o korku ile 2
yaşına kadar yürüyemeyen yeğenim…İçine bakmaya korktuğum
kuyu..Bir gece sokakta yakar top oynayan amcam, babam,
annem, yengem ve arkadaşları… Yaşadığım ilk ölüm vakası ;
babamın dayısının cenazesi… Belediyenin anonslarını dikkatle
dinleyişimiz.. Komşumuz Necati Dede'nin mahallenin çocuklarını
içine doldurup çektiği at arabası.. Onun gezdirmeyi çok sevdiğim
köpeği Bobi, çiftliğindeki ördekler, tavuklar, kazlar, atlar, inekler..
Babaannem'le beraber ‘tüt’ toplamaya gittiğimiz arkadaşının
bahçesi ve adağı olunca ziyaret edilen yatır Nasuh Dedenin
küçücük türbesi...

Henüz bozulmamış şirin sayfiye kasabası Büyükçekmece…
Ve daima burnumda tüten gül kokusu…

Gül kokusuydu çocukluğum , kokusu çocukluğumda kaldı…





Çocukluğumu bir fotograf karesine sığdıramadım…Yukarıda
yazdıklarım o eve ve bahçeye ait bir kesitti sadece…
Çocukluğuma dair yazmak istediğim orası kadar önemli bir şey
daha var. Onu da paylaşırım birgün…

İnebolu

Kastamonu'nun şirin ilçesi İnebolu'ya hiç gitmedim ama
resimlerini gördükten sonra oraya bayıldım.Birgün
mutlaka gidilecek yerler listeme aldım burayı da :)
Sayfamın misafir fotografçısı Merthan'ın ,
İnebolu resimlerinden bazılarını paylaşmak istedim.


Derler ki: İnebolu su dört rengi daha çok sever : Yesil,
mavi, kırmızı ve beyaz.Mavi gök yüzünün temiz orman
havasını teneffüs ederken kırmızı dağ çileklerinin
kokusunu duyar insanları. Eylül ayından itibaren doğada
başka bir renk senfonisi başlar.Türkiye`nin cennet
köşelerinden biri olan İnebolu, büyük şehirlerin
gürültüsünden kaçmak isteyenlerin sığınabilecekleri bir
huzur bölgesi, panaromik dağlarıyla, yemyeşil ormanlarıyla,
nefis yaylalarıyla, zümrüt sahilleriyle, zengin kültürel
varlıklarıyla birçok alternatifler sunan bir tatil beldesidir.
İnebolu geleneksel Türk evi ve yakın dönem Osmanlı mimarisi
örneklerinin yoğun olarak bulunduğu ender ilcelerimizdendir.
Alıntı : Nurhayat Ergün













Inebolu / Kastamonu in Turkey

11.03.2007

merhaba

Merhabalar ,
Yaklaşık 1,5 yıldır blogcu.com'da blog yazıyorum
bundan sonra blogger' da da eş zamanlı olarak yazmaya
devam edeceğim.Eski yazılarımı :
http://kirazg.blogcu.com adresinden görebilirsiniz.