8.10.2007

Sobe - Leyla'nın Evi

Sobeleme olaylarını pek sevmememe ve uzun zamandır uzak
durmama rağmen, ilgimi çeken bir konu vardı son günlerde.
Sevgili Mavi'nin sayfasında görünce dayanamadım ve kendimi
zorla sobelettim :) Oyuna göre belirtilen kitabın 187. sayfasındaki
ilk cümlenin yazılması gerekiyor… Mavi de bana Leyla'nın Evini
vermiş. Bende bulunan bir kitap olması da iyi denk geldi...
Fakat 187. sayfadaki cümleler tek başına pek anlamlı olmadığı
için rastgele birkaç deneme yaptım ve aşağıdaki paragrafı
yazmaya karar verdim. Kitabı hala okumayan varsa tavsiye
ederim çok güzel...

Leyla komşu yalıdaki ihtiyar dadıyı hatırladı. Onu tanıdığı
zaman çok yaşlanmıştı, pantuflarını sürüye sürüye yürüyor ve
“vallahi yaptı, vallahi yaptı!” diye söyleniyordu. Leyla bunun ne

anlama geldiğini öğrenmek isteyince yalıdaki yaşıtları sebebini
anlatmışlardı. Mustafa Kemal Harbiye öğrencisiyken o yalıdaki
arkadaşına ders çalışmaya gelirmiş. İki Harbiye öğrencisi yalının
bahçesinde çalışırken dadı da arada bir onlara kahve ikram edermiş.
Mustafa Kemal dadıya Boğaz’ın karşı kıyısındaki padişah sarayını
gösterir ve “Bak dadı, ben ileride burayı müze yapacağım!” dermiş.
Kadın da “hadi ordan zevzek ! “ diye karşılık verir ve koskoca
padişahın sarayına dil uzatan bu yeniyetme sarışın çocuğu paylarmış.

İşte kadının sırrı ve son günlerini “vallahi yaptı, vallahi yaptı!” diye
geçiriyor oluşunun sebebi buymuş. Leyla Hanım bu hikayeyi duyduğu
anda, yapılan işin akıl almaz boyutu karşısında bir kez daha
hayrete düşmüştü.

Zülfü Livaneli / Leyla’nın Evi - sayfa 171



3.10.2007

Akşemseddin Hazretleri



Akşemseddin'in Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim
biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak

kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık
medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir,
ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde
mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek. Arar, sorar, istihareye
yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki
Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli.
Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı
Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır.
Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e.
Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden
olduğu işaret edilir. Hatta boynundan zincirlerle çekilir ki, uyandığında
izi vardır. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi
orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki
kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker...
Ve kavuşur affa. Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok
sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir.
Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa
sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda
“seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.

İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha

davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le
aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça
pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar.İstanbul gibi
bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin
hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman.
Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür. Ancak,
bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar.
Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?”
derler, “Maceranın sırası mı şimdi?” Genç sultanı Bizansla boğuşmak
değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu
dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz.
Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme
yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile
zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler
toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman
zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür. Akşemseddin hazretleri
onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!”
Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar
şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük
güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır.
Resulullah'ın mihmandârı Hâlid Bin Zeyd’in (Eyüp Sultan) kutlu
kabrini bulmak. Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü
sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür.
Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar
dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle : “Büyük sahabe
bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?”
diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları
başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?”
Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye
mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile,
ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara
durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada? Büyük veli
bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!”
buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar.
Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık
bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.

Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye

başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp
döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der,
“Beni de dervişleriniz arasına alın”. Akşemseddin, hani Fatih’e baba
muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla
“Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir.
Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan.
O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir,
sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir.
Ama duaları Fatih’le birliktedir.

Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi)
dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara
hanımına döner : “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti,
zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam.
Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker, “Amaaan efendi” der,
“sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar.
Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun”
buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer
ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar
“Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

*biyografi.net'ten alınmıştır.


Ahşap sanduka Akşemseddin Hazretlerinin.


Göynük



Beypazarı'ndan sonraki durağımız Göynük..
Göynük'e gelmeden önce geceyi buraya yakın olan Doğa Otel'de
geçiriyoruz. Sabah horoz sesleri ve etrafta hiç bir yerleşimin
olmadığı tertemiz havalı bir yerde uyanmak çok güzel oluyor.



Odamızın penceresinden sabah gün aydınlanırken..

Kahvaltıdan sonra otelden ayrılıyoruz ve önce Çubuk gölüne gidiyoruz.
(Burayı daha sonra gördüğümüz diğer göllerle birlikte anlatacağım)
Çubuk gölünden sonra Akşemseddin diyarı olarak bilinen, Bolu'nun
yeşillikler içindeki şirin ilçesi Göynük'e varıyoruz. Beypazarı'na göre
daha küçük ve çok sakin bir yer olmasına rağmen burayı daha çok
seviyoruz sanki...Gruptaki çoğu kişinin düşüncesi böyle.
Yöredeki yapılaşma yine eski Türk evleri tarzında.

Gazi Süleyman Paşa camii ve yanındaki Akşemsettin Hazretleri'nin
türbesini ziyaret ediyoruz. Cami nedense ziyarete kapalı olduğu için
sadece kapıdan bir göz atabiliyoruz. Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Gazi
döneminde yapılmış. Türbe de henüz açılmamıştı ama ısrarlı konuşmamız
karşısında görevli kapıyı açıyor. İçeri girmeden önce rehberimiz
Akşemsettin'in hayatını anlatıyor, Fatih Sultan Mehmet'le ilgili olanlar
dışındakileri pek bilmiyordum. İlginç bir hikayesi var.
Resimlerini ve hikayeyi yarın yayınlayacağım.

Sokaklarda yürürken balkon veya bahçelerinde oturanlar bize
içtenlikle hoşgeldiniz diyor, insanlar çok sıcakkanlı...Esnafı da çok
misafirperver. Kuru bakliyat ve yöresel yiyecekler satılan bir dükkana
girdiğimizde bütün gruba kekik çayı ve ürünlerinden ikram ediyorlar.

Bölgenin en önemli geçim kaynağı tavukçuluk, Mudurnu'nun kriz
döneminden sonra azalan tavuk üretimini burası devam ettiriyor.
Ayrıca Bombay fasulyesinin de önemli bir yeri var.











1922 yılında düşman işgalinden kurtulduktan sonra
yapılan Zafer Kulesi. Saat kulesi olarak ta biliniyor ama
üzerinde saat yok.


Kule ve Göynük evlerinin maketleri hediyelik eşya
olarak satılıyor.




1.10.2007

Türkçe karşılıklar


ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu (ADT) tarafından
Dil Bayramı dolayısıyla hazırlanan "Düşün'ce" adlı rehberde,
bazı yabancı kelimeler için Türkçe karşılıklar sunuluyor.
Rehberde yer alan bazı öneriler şöyle :

-Abone: Sürdürümcü *
-Ahize: Almaç
-Ambargo: Engelleyim *
-Anchorman: Ana haber sunucusu
-Akü: Akımtoplar
-Angarya: Yüklenti
-Asparagas: Uydurma
-Ansiklopedi: Bilgilik *
-Antrenman: Çalışım *
-Best-seller: Çok satan
-Çip: Yonga *
-Centilmen: İnce, görgülü
-Deterjan: Arıtıcı *
-Dozer: Yoldüzler *
-Fenomen: Görüngü *
-Fidye: Kurtulmalık *
-Faks: Belgeç *
-Fren: Durduraç *
-Gala: Öngösterim
-Hoparlör: Sesyayar *
-Hobi: Düşkü *
-İllüzyonist: Gözbağcı
-İnput: Girdi
-Jübile: Onur töreni
-Kapora: Güvenmelik *
-Kompozitör: Besteci
-Konteynır: Taşımalık *
-Koridor: Geçenek *
-Laptop: Dizüstü
-Makyaj: Yüzboyama *
-Matine: Gündüzlük *
-Militarizm: Orduculuk
-Mouse: Fare
-Mübarek: Kutlu, uğurlu
-Natürmort: Ölüdoğa *
-Pardon: af edersiniz, bağışlayın
-Polemik: Kalem kavgası
-Pansiyon: Barınak *
-Pastoral: Çobanlama *
-Potansiyel: Gizilgüç
-Panik: Ürkü *
-Pedal: Ayaklık
-Sauna: Buhar banyosu
-Solaryum: Güneş odası
-Spot: Benek, benekçik *
-Tank: Birikimlik *
-Turist: Gezgin
-Vitrin: Sergen *
-Vazo: Çiçeklik
-Vantilatör: Yelveren *

Zaman zaman günlük hayatta kullandığımız yabancı kökenli
sözcüklere Türkçe karşılıklar bulunur ama bu yeni bulunan
kelimeleri bulanlardan başka hiç kimse kullanmaz. Bunun en
büyük nedenlerinden biri dilimize uzun süredir yerleşmiş olan,
halk arasında sürekli kullanılan bir sözcüğü değiştirmenin çok
zor olmasıdır. Türkçe’nin giderek çok fazla bozulmasından , gerekli
özenin gösterilmemesinden ben de çok rahatsızlık duyuyorum ama
dilimizi korumanın yolunun ; sürekli kullanılan kelimeleri yeniden

türetmek yerine, yeni kullanılmaya başlanan yabancı kelimelerin
henüz yaygınlaşmadan Türkçe karşılığının bulunup literatüre
kazandırılması ile olacağını düşünüyorum.
Mesela “carry trade” in Türkçesi bulunmuş iyi olmuş.

Ayrıca dil konusundaki uzman kişilerin örneğin : İş yerlerine
yabancı
isimler koyulmasına, kelimelerin içinde w, x, q harfleri ve güya ingilizce
okunsun diye saçmalıklar katılmasına ( ewet, sheker, chilek, yoq, wer v.b )
özellikle reklam cümlelerinde yapılan dil yanlışlarına , gazete ve dergilerde
bile artık önemsenmeyen noktalama işaretleri, eklerin doğru kullanılmasına
dikkat edip, bu hatalar konusunda sürekli uyarmalarının çok daha iyi
olacağı kanaatindeyim.

Yukarıdaki kelimelerin içinde mantıklı olanlar ve kullanılanlar da
var
fakat çoğu cümle içinde komik oluyor. Yıldız işaretli olanlarla
cümle kurmayı denesenize :)

Mesela " tatil için Fethiye'de barınak arıyorum" desek,
"köpeğin mi kalacak ? " gibi bir soruyla karşılaşabiliriz...