28.01.2009

Bab-ı Esrar

Kitap okurken satırları kalemle çizdiğim çok nadirdir...
Eskiden beğendiğim cümleleri deftere not ederdim, çalışmaya
başladıktan sonraları not kağıtlarına yazmaya devam ettim.
Daha sonra ise sayfaların arasına şerit post-itler veya kağıttan
işaretler koymaya...( gittikçe üşengeçleşmişim yani )
Hayatım boyunca sürekli okuduğum birşeyler olduğu için
hepsine aynı şeyi yapmam mümkün değil tabii. Fakat kayda
değer bir cümle kendini her zaman belli eder... Kayda almak ise
o anki psikolojime göre değişir :) Blog yazmaya başladığımdan
beri sık yapmak istediğim fakat çok az kitap için uyguladığım;
dikkatimi çeken, beğendiğim, ilginç bulduğum satırları ve kitap
hakkındaki kısa yorumlarımı burada paylaşma olayına yeni
blogda da devam etmek istiyorum

Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit'in
çoğu kez sonu şaşırtıcı biten süpriz katilli polisiye
romanlarından değil. İçinde sırlar, polisiye unsurlar, cinayetler
tabi ki var... Ama daha fantastik, edebi ve derinliği olan
bir roman olmuş bana göre. Gerçi kendisini hiç bir zaman
sıradan poliye yazarı olarak görmedim.
Kitabın konusunu anlatmaktan ziyade dikkatimi çeken ve beni
düşündüren kısımlarından kısaca bahsetmek istiyorum:

- Mevlana ve Şems'in arasındaki ilahi aşk'ı bazen anladığımı,
bazen de anlayamadığımı düşünüyorum. İnsanın başka birinde
kendini bulması... bu çok anlaşılır bir şey. Başkasında Allah'ı
bulması..bu da olası.. Fakat başkasında "Allah aşkı" ile yanmak!
Bunu anlayabilmek daha zor... Şems'in Mevlana'yı sınamak için
ondan güzel bir kadın ve oğlan isteyince eşiniyle, oğlunu ona
getirmesi bana tuhaf geldi...
( bu olaylar gerçekten yaşandı ise elbette )
bu konu derin, uzatmayım :)
- Kimya Hatun ve Şems evliliği
- Şems'in türbesinin Konya'da olması ( gittiğimde görmedim ve
duymamıştım )
-Kendisi "güneş" olan Şems'in, Mevlana'nın gölgesinde kalışı.
- Konya’dan bahsedilirken sürekli yaklaşık 11 yıl önce oraya
tek başıma yaptığım ilk iş seyahatini, o zaman yaşadıklarımı
anımsadım. ( yazarım belki bunu )
- Kitapta en hoşuma giden karakterlerden biri, görüşlerine
tümüyle katılmasam da Karen’in annesiydi.
- Çocukken; Mevlana'nın tabutunu getirdikleri zaman saygısından
babasının sandukası ayağa kalkmış diye anlatırlardı. Bu yüzden hep
dik duran bir sanduka imgesi vardı kafamda :)
( Aslında düşey durur, yani doğrulmuş da tam kalkmamış gibi...)
Kitapta bu olaya kısaca değinmiş, oradan aklıma geldi.

Ve notlar :

Ey sırrı araştıran kişi !
Can var can içinde, kalbine inde ara
Sen kendi özünü kendinde ara
Ey sırrı araştıran kişi, her yerde ara
Lakin o değil dışarıda, kendi içinde ara
................................................................
Sana dilsiz dudaksız sözler söyleyeceğim.
Bütün kulaklardan gizli sırlardan bahsedeceğim
Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim
Ama senden başka kimse duymayacak,
kimse anlamayacak
................................................................
Gönül ile aşk, yüz perdeden soyundu
Her ikisi yan yana, can cana oturdu
O anda ikisinin arasına Cebrail girecek olsa dahi
aşkın ateşinden kurtulamaz cayır cayır yanardı.
...............................................................
Tatlı bir ömür gibi gitmeye niyetlendin
Ayrılık atını eyerledin inadına
Git, yeni ülkeler gör, büyülü diyarlarda gez
Ama benimle eğleştiğin toprakları da unutma, hatırla emi!


Gittin ey sevgili, şimdi yollardasın
Ayın değirmisini başına yastık yapmış uyumaktasın
güzel uykular, renkli düşler seninle olsun
Ama bir zamanlar dizlerimde yattığını da unutma, hatırla emi!


Mevlana

*Madde aleminin güneşi doğduğunda, mana aleminin güneşi kaybolur.
*Alışkanlık bağlılıkların en kötüsüdür.En zor vazgeçilenidir.
*Mürşit, müridi hakka götüren kapıdır.
*Hakikati öğrenmeye hazırım diyenin şaşırmaya hakkı yoktur.
*İnsana duyulan aşk ölümlüdür, tıpkı beden gibi. Ölümsüz bir aşk
için, ölümsüz bir varlığı sevmek gerek. Hiçbir zaman senin
olmayacak, hiçbir zaman anlayamayacağın, hiçbir zaman
doyamayacağın, hiçbir zaman kavuşamayacağın. Hiçbir zaman
terkedemeyeceğin bir varlığı.

daha var ama bu kadar yeter :) Belki ilave ederim sonra...

D.N : İki gün önce yazmaya başladığım ama yoğunluktan yarım
kalan yazıyı bitirebildim nihayet :) İlgisi yok ama linkteki
yorumları görünce aklıma en az 2 yıl önce sevgili Viva'ya
verdiğim kitap özeti sözü geldi :) Özet yazmak cidden zor
ama yazacağım kitaba karar vermiştim, fakat unutmadığım,
nedense! yerine bir türlü getiremediğim söz için o kitabı tekrar
okumam gerekiyor :) ( Burda belirtmek istedim neden
bilmiyorum...yerinde getirememenin ağırlından olsa gerek )


EKLEME NOT ( 31.05.2010 )
Bab-ı Esrar'ın kitap özetinini arayıp, yolu buraya düşenlere :

Ödev içinse, fiyatta anlaşırsak ben yaparım :) Merak içinse, üşenmeyin

kendisini okuyun, pişman olmazsınız :)

26.01.2009

Modern bir cumartesi...


Geçtiğimiz hafta sevgili arkadaşım Gül ile konuşurken İstanbul
Modern'i merak ettiğini ve görmek istediğini söyleyince, daha
önce gittiğimi ama bugünlerde tekrar gideceğimi belirtmiş ve
birlikte gezmek için plan yapmıştık...
Cumartesi Üsküdar'da buluşup karşıya geçtik. Cuma akşamı hava
bozduğu için o gün de yağmur yağar diye düşünürken, şansımıza
çok güzeldi. ( Yağmur bazen kısıtlayıcı oluyor )

İstanbul Modern konum olarak Fındıklı veya Karaköy olarak
belirtilse de bana göre orası Tophane...Zaten tramvaydan da
o durakta iniliyor. Etrafındaki antrepo, düzensiz yapılar ve karışık

görüntüye rağmen içerisi çok ferah, aydınlık, adı üzerinde
modern bir mekan. Ben seviyorum...

Müze, sergi ve benzeri yerleri gezerken ortak beğeniyi

paylaştığımız insanlarla fazla konuşmaya ihtiyaç duymadan
anlaşırım çoğu kez. Aslına bakılırsa arkadaşlarımın içinde müze
gezmekten hoşlanan çok kişi yok :) O yüzden buralara kimle
gideceğim bellidir... Gül ise birlikte gezmekten en keyif aldığım,
çok eğlendiğim arkadaşlarımın başında gelir. Fakat sanırım
liseden sonra birlikte hiç müzeye gitmedik...



Biletleri alıp içeri ilk girişte Burhan Uygur'un görkemli kapısı
göze çarpıyor. Bundan sonrasını çok detaylı anlatmayacağım.
Asıl anlatmak istediğim müze değil. Gül'ün resimlere yaptığı
yorumlar beni mahvetti :) Gülmekten çoğuna konsantre
olamadım bile...Bir-iki yıl önce geldiğimde en beğendiğim eser
olan Kapı'yı, o da çok beğendi. Ondan sonrakiler o kadar şanslı
değildi...Aşağıdaki tarz resimler için söylediği : "Çok karışık,
kuruşuk, bunlar beni yorar..."



"Bunlar ne böyle! adamların bağırsakları dışarı çıkmış
gibi duruyor..."



Esmer bir kadın portresi için, " karafatma ailesinden mi
bu kadın ? ve Koyu renkler kullanılarak yapılmış tablolar için :
"Dostoyevski tarzı, depresif resimler" tanımlamasına
öldüm gülmekten :) Ressamların adını, yaptığı benzetmeleri ve
beğenmeme gerekçelerinin hepsini yazmayım.
Sevip, beğendiğim resimlere ve ressamlara ayıp olmasın :)

Müzenin orta kısımında denize bakan büyük bir pencerenin
önündeki oturma yeri, en güzel interaktif sanat eserlerinden
birini izleme fırsatını veriyor; önümüzde boğazın ve gökyüzünün
değişken renkleri, bulutlar, geçip giden gemiler...Bir süre oturup
nerede olduğumuzu unuttuk sanki...




Alt katta fotoğraf sergisi ve misafir sanatçıların eserleri var.


İstanbul Modern'e dair ciddi bir yazıyı daha sonra yazmayı
düşünüyorum :) Ama çok sevdiğim Kapı'yı paylaşmadan olmaz..
Burhan Uygur

Richard Wentworth'un tavandan sarkan kitaplar tasarımı da
hoştu, fakat buraya koyulabilecek düzgün bir resim bulamadım.
İçeride fotoğraf çekmek yasak. Yazıda kullanılan resimler
Müzenin kendi web sayfasından alınmıştır.

Oradan çıktıktan sonra Ortaköy'e gittik...Çok güzel bir gündü...
Benim yazmadıklarımı belki Gül yorum olarak yazar :)

23.01.2009

Pusudaki pisiler :)



Bu sabah görünce çok güldüm bu fotoğrafa.
Kim çekmiş bilmiyorum ama burda da dursun işte...


Not: Ne bayık bir gün...
Dışarıda asfaltı kazıyıp bişiler yapıyorlar, beynim oyuluyor :(
Akşam olsa da gitsek...


Gelecek yazının konusu :
Bab-ı Esrar
( ne zaman gelir orası meçhul yalnız :)

20.01.2009

Yonca


Bugün hava öyle güzeldi ki,
öğleden sonra kahvemi alıp
işlerime dönecekken ayaklarım
beni arka bahçeye götürdü...
Etrafın huzurlu sessizliği içinde

çevremdeki ağaçlara ve çiçeksiz
dallara bakarken, gözüm yoncalara
takıldı. Ne zaman yonca öbekleri görsem hemen dört yapraklısı
var mı ? diye taramaya başlar
gözlerim. Bu güne kadar hiç bulamasam da her seferinde yeni
bir umutla ararım... Kollarımı veranda demirine dayamış, elimde
kahve dikkatle çimenleri tararken arkadaşlardan Memo geldi.
Neye baktığımı anlamaya çalışırken sordum :
- Sen hiç dört yapraklı yonca gördün mü ?
- Yoo görmedim...Ama ben çocukken onu bulana Garanti
Bankasının ödül vereceği gibi bir söylenti vardı, doğru muydu
bilmem ama epeyce aramış, hiç bulamamıştık :) Güldüm,
- Ben hiç duymamıştım bunu. Herhalde kendi amblemleri
yüzünden olsa gerek, belki de reklamdır...
O sırada bugün işlerden çok bunaldığını bildiğim başka bir
arkadaş geldi. Ona da sordum;
- Çetin, sen hiç dört yapraklı yonca gördün mü ?
- Bugüne kadar görseydim şimdi burada olur muydum hiç!
- :)))

Gerçekten gören var mı bilmiyorum ama bir gün görürüz
belki, kimbilir...

d.n1 : Altın olduğundan takmadığım ve annemde durduğu için
varlığını unuttuğum 4 yapraklı yonca kolyem geldi aklıma...
Çocukken babaannem almıştı. ( o zamanlar modaydı sanırım )
Şimdi taksam uğur getirir mi ki acaba :)
d.n2 : Uğur getirecek birşeylere çok ihtiyacım var,
ondan mıdır acep bu takıntı :)

16.01.2009

My wife out of town

Bizim iş yerinin yakınındaki sokaklardan birinde,
ilk gördüğüm zaman çok güldüğüm bir araba var.
Daha doğrusu arabaya değil, arkasındaki mesaja...
Hani "baby on board" levhaları vardır ya araçlara asılan,
Bu adamınkinde "my wife out of town" yazıyor :)
Karısı sürekli şehirdışında mı? yalnızca espri olsun diye mi?
belki evli bile değil...bilemem..hiç görmedim de zaten kendisini.
Yolda peşine takılan oluyor mudur? sevgiliye mesaj mıdır?
Al sana bir sürü olasılık :)


Bu arada "baby on board" demişken...Bunların Türkçe olmaması
komik geliyor bana. Trafikteki dallama Türkçe okuyup,

algılamasını bilmiyor, senin uyarını nasıl anlasın! Ve ne hikmetse
gördüğüm bundan asılı araçların hemen hiç birinde bebek olmaz!
Direksiyonda koskoca bıyıklı adam... ee hani bebek vardı?
Bu ne! Ben babayım bana bulaşmayın mı? demek istiyor acaba :)
Şayet direksiyondaki güzel bir hatunsa içeride sahiden "bebek"

varmış da denebilir gerçi bu durumda :)

15.01.2009

Şampanyanın Gazabı


Geçen cumartesi gecesi 2-3 yıl önce bir yerlerden hediye
gelip nedense içilmeden kalmış olan şampanya gözüme ilişti.
Bildiğim bir marka olmadığından şişeyi alıp pcnin başına geçtim,
google amcaya sordum; Bu şampanya nedir ? kimlerdendir ?
İlerde içtiğimiz zaman ne içtiğimizi bilelim değil mi!
Seceresini buldum; Fransız, iyi aileden, dul bir madam...
Yazıda en iyi üretim yılları belirtilmiş ve genellikle şişelere yıl
yazılmadığını ama bu yıllara aitse belirtildiğini söylüyordu.
Bazen insan gereksiz meraklara kapılıyor...Şişeyi inceledim,
üzerinde tarih göremedim. ( görsem ne olacak ki! )
Tarihten vazgeçip, mantarın üzerine bakmak istedim
( sebebi bilmiyorum valla ) kapak kısmındaki teli çevirdim vee
patladıııı! ödüm de patladı tabii. Şampanya açılırken köpürüp,
patlamasından korkarım o yüzden açmaya hiç teşebbüs
etmemişimdir, gerek de kalmamıştır ya neyse...
( bu arada sık sık içiyorum sanılmasın yani :)
Üstüm başım ve karşımdaki duvara saçılan köpüklerle
kısa süreli bir şok yaşadıktan sonra, e madem açıldı, içelim
bari dedim :) Tüpten çıkan diş macunu gibi bunun da geri
dönüşü yok maalesef...Üzerimi değiştirip, duvarı sildikten
sonra kardeşimin yanına gittim. O sadece tadına baktı,
alakasız bir zaman olduğunu belirterek içmek istemedi.
Kadeh alıp odama döndüm ve şişenin yarısından çoğunu içtim..
Midem pek iyi değildi zorlamak istemedim :) Sonra mantarını
tekrar kapatıp, şişeyi de masamın altında unuttum...

Bu sabah kahvaltı eder ve web'de bakınırken birden bir patlama
oldu. Neye uğradığımı şaşırdım, kalbim yerinden çıkıyordu!
Kardeşim koştu, sesin yukarıdan mı ? yandan mı ? benim
odamdan mı geldiğini anlayamadık, elektrik fişlerine filan
baktık, her şey normal...Kardeşim işe gitti, ben tekrar odama
döndüm. Bir de masanın altına bakayım diyince ağzı açık
şampanya şişesini ve alakasız bir yerde mantarı gördüm!
dank etti tabii! Patlamanın kaynağını bulmuş olmanın
sevinci ve şişeyi orda unutmuş olmanın şaşkınlığı ile
yarım kalan tostumu yedim :)

Aslında şimdi düşününce son derece tehlikeli birşey mantarın
patlaması. Masanın altında olmasa bana çapabilir ve o şiddetle
hasar verebilirdi. Şampanya dolum işinde çalışanlardan
bu sebeple gözü çıkanların sayısı hiç de az değilmiş!
Sonuç olarak, zamansız içilen şampanya sağlığa zararlıdır :p

14.01.2009

Ruhiye...

Bildiğim ama yapmadığım pek çok şey gibi, uzun aralıklarla
yazmanın da insanı körelttiğini biliyorum :)
Bu bir geçiş yazısı olsun istediğimden aklıma gelenlerden
kısa kısa bahsedeyim biraz...

- İki haftadır ( demek oluyor ki yeni yıla girdiğimizden beri )
neredeyse her gün başım ağrıyor. Arada dönüyor ve midem
bulanıyor v.s.. Artık etrafımdakilere bunu söylemekten çok
sıkıldım, sanırım onlar da duymaktan sıkıldı...Migren ve aşırı
kansızlık kaynaklı bu ağrıların asıl nedeni belli tabii, neyse...
Her gün içmem gereken iki ilaç olduğu için migren tedavisinde
kullanılan ilacı şu sıralar almam mümkün değil. ( en az üç ay
her gün içilmesi lazım ama kaldıramam artık. Bu ilaç ağrı
ataklarını azaltmaya yarıyor )
Ağrıların en kötü tarafı dış etkenlerden çok fazla etkilenmek.
Işık, kokular, ses, sıkıntı verecek her türlü şey...Kısacası ve moda
deyişle, yaşam kalitesini! düşürüyor. Bu yüzden en verimli ve
aklım başımda olduğum zamanları iş yerinde kullanıyorum .
Enerjim çok şeye yetmiyor :(

- İstanbul'da trafik artık iyice çığrından çıktı, sabahları işe çok
erken gelemediğim için fazla sorun olmuyor ama akşamları
karşıya geçmek işkence gibi...Metrobüs inşaatı bittikten sonra
düzelip, düzelmeyeceği belli değil. Umarım metrobüs işimize
yarar ve zamandan kazanırız...

- Hava kirliliği gittikçe artıyor, dün işten çıktığımda resmen ortalık
kömür kokuyordu. Fahriye Abla şiiri geldi aklıma birden,
is kokuları içinde küçük bir aydınlık gibi..ne güzel şiirimizdin
sen Fahriye Abla....

- Dün okuduğum haberlerde Zülfü Livaneli'nin, Kevin'a Atatürk
rolünü oynamasını teklif ettiğini görünce çok kızdım. Fikrimce
pek iyi oyuncu olmayan ve ona hiç benzemeyen adam niye
Ata'yı oynasındı ki! Bugün Livaneli kendi köşesinden haberleri
yalanlamış ve böyle bir teklif yapmadığını söylemiş...
Ah bu medyamız! Yalan haber yapanları dövmek lazım cidden.
( Hande de iyi yapmıştı zaten şemsiye vakasında )

- Bu yazıyı öğleden önce yazmaya başlarken aklımda birkaç şey
daha vardı, şimdi akşam 18.00 oldu ve unuttum :) Gelirse ve
yazmak istersem ilave ederim buraya...

ekleme , saat 23.50 :
Alelacele çıkmak durumunda kaldığımdan yazıyı tekrar
okuyup, ön izleme yapmadan yayınlayıvermişim.
( düzensiz yazı takıntım var da biraz :)

Unutkanlık diyince aklıma geldi sonradan, pazar akşamı
enteresan bir olay yaşadım. Çok uzun zamandır örgü
örmüyordum, annemlerde otururken kendime bere başladım.
6-7 sıra ördüm. Arada annemle konuşuyoruz, televizyona
bakıyorum filan...Bir kaç saniye başka şeye bakıp örgüye
geri döndüm ve nasıl örüldüğünü unuttum! Şişi elimde
evirip çeviriyorum ama ilmekleri alamıyorum! Az önce
ördüğüm şey aklımdan tamamen uçtu. Hani bildiğin şeyi birden
hatırlayıp söyleyemezsin, biran ne yapacağını unutursun..bunlar
bazen herkeste olur ama böylesi ilk kez başıma geldiği için şok
oldum! Annem şişi alıp nasıl öreceğimi gösterdi ve tekrar
hatırladım sonunda, ki ben küçükken örgüyü annemden önce
öğrenmiştim :)



2.01.2009

Bu günü saymıyorum!




Bugün benim doğum günüm ama saymıyorum işte
bana ne! Bu soğukta, bu iş yoğunluğunda, hemen yılbaşının
ertesi doğum günü mü olur ya...Daha önce de yazmıştım
( bir gidip bakayım ne yazmışım ) nasıl bir kutlama istediğimi :

Yaklaşık 5-6 yıl kadar önce Marlo Morgan'ın ; Sonsuzluğun Mesajı
( yada bir çift yürek te olabilir, ikisinden biriydi. ) kitabında
okuduğum aborjin felsefesi çok hoşuma gitmişti. Aborjinler
doğum günlerini, o güne bağlı kalmadan kendi istedikleri yılda
ve zamanda kutluyorlardı. Her yıl olması da şart değildi bunun.
Genellikle hayatında güzel ve kayda değer önemli birşeyler
olduğunda veya kendini iyi ve mutlu hissettiği bir zamanda
o kişi doğum günü kutlaması yapmaya karar verip, istediği
insanları partisine çağırıyor ve kendilerine göre eğleniyorlar.
Bunu okuduktan sonra bende de böyle yapmaya karar verdim :)
Doğum günü kutlamam 2 ocakta değil kendimi parti moduna
hazır hissettiğim bir yılda, muhtemelen mayıs yada eylül ayında
olacaktı. O günden beri böyle bir kutlama yapamadım henüz ama
birgün olacak inşallah :)
Ada / 02.01.2007

Hala aynı fikirdeyim ama 2100 yılına gelmeden yapsam iyi olur
artık :) Neysee...Bazı insanlar için kıymetli olduğumu bildiğim
için iyi ki doğmuşum diyeyim en iyisi :)

1.01.2009

Yeniden başlasın bakalım...





Herşey için geçerli olmasa da yenilikleri severim.
Eskiden defter tutup, kalemle yazı yazabildiğimiz zamanlarda
eğer uzun süre günlüğüme, şiir v.b defterlerime yazmamışsam,
eskimişse, bitmesine az kalmışsa, artık hoşlanmıyorsam daha çok
beğendiğim yeni bir defter veya ajanda bulur ona devam ederdim.
O süslü yada tarafımdan süslenmiş sayfalara güzel yazan renkli
kalemlerle yazmanın keyfi başkaydı...
( özlüyor muyum peki..sanırım hayır. onlar zamanında güzeldi...)

Yeni sayfalara geçişlerin o tatlı, özenli heyecanını artık bloglarda
yaşıyoruz :) Blog yazma/yazamama işinde 3 yılı geride bırakıp
4.yıla başlarken burası da açtığım dördüncü blog oluyor. ( her
yıla bir blog gibi görünüyor ama öyle değil tabi ) Artık dileğim
bunun: güncel, sürekli, kalıcı ve sonuncu olması.
...............................................................................................
Bir yılı daha geride bıraktık çok şükür. ( sıkıntılarımızın da orada
kalmasını o kadar çok istiyorum ki )
Yeni yıldan beklentim yok çünkü hayattan beklentim çok :)
İstediklerimizi getirenin takvimler olmadığını düşündüğüm için
2009 da şunu yapacağım, bunu yapmayacağım gibi kararlar
almadım...Zira kendim için bunlar zaten belli. Temennim;
elimde olanları uygulayabilmek ve olmayanların değişmesi...
Gelecek günler hakkımda hayırlısını getirsin. Güneşin uzakta
olduğu şu günlerde, geleceğimizin aydınlık olması dileğiyle,
herkese mutlu yıllar...


Takvim demişken, sevgili Atalet'in sayesinde benim için hiç
olmadık bir zamanda, durduk yerde atladığım, zamanında yerine
getirememe endişesi taşıdığım, sonunda yetişebildiğim bir
projede yer aldım ve takvim kızı da oldum :) Kendisine tekrar
teşekkürler buradan :) Ve diğer 11 blogcu xx arkadaşa da tabi ki.
Takvim fotoğrafını kardeşime çektirecektim ama o hafta küs
olduğumuz için kendim çekmek zorunda kaldım.
( ilk kez bu kadar uzun süre küs kaldık ve çok üzüldüm )
O yüzden pek hoşuma gitmedi ama yapacak birşey yoktu...
İşte ağustos ayı kızı :)



_____________________________________



D.N1 : Ada ismini yeni almadım ve ıssız adamdaki Ada ile hiç
ilgisi yoktur :) Bu http://www.yemekhikayeleri.com/ da
kullandığım adım. ( orayı da uzun süredir ihmal ettim ama
döneceğim yakında ) Kiraz'ın artık burada olmaması gerekiyordu,
bundan sonra blog hayatıma Ada olarak devam edeceğim...
Gerçek isimlerimizi değiştirmek bu kadar kolay olsaydı ortalık
amma karışırdı he :)

D.N2: Benim için çok özel olan birinin de geri dönmesine çok
sevindiğimi bir de buradan belirteyim dedim...