27.09.2007

Kimbilir


20.09.2007

Kaçan ve kovalayan


Tartışıyorlardı… Kız adama " Ben gidiyorum, ne yaparsan
yap artık " dedi. Hışımla arkasını dönüp yürümeye başladı.
Aslında gitmek istemiyordu..Adımlarını yavaşça atıyor her an
adamın kendisini durdurmasını bekliyor ama kimse gelmiyordu.
Dönüp ardına baktı, adamın onu beklediğini göreceğinden emindi.
Oysa o da ters istikamette yürüyordu ve geriye dönüp baktığı
bile yoktu. Birden panikledi kız, sevdiği gittikçe uzaklaşıyordu.
Ya hiç durmazsa , ya dönmezse...bunları düşününce koştu ve ona
yetişti. "Beni bırakıp nereye gidiyorsun" diye koluna yapıştı.
Adam gözlerinin içine, yüreğini delercesine baktı :
" Önce sen gittin, ben giden hiç kimseye dön demem ! " dedi.

Kız o zaman anladı ki, bu adam asla onun peşinden koşanlardan
olmayacaktı! Roller değişmişti...



18.09.2007

Je t'aime Paris



Öyle zamanlar olur ki hayat bizi değişmeye çağırır.
Bu bir geçiştir tıpkı mevsimler gibi…


( Je t'aime Paris - Seni seviyorum Paris filminden )


21.08.2007
-----------------

Bu akşam arkadaşım Gülcan’la Ortaköy Feriye'ye, Je t'aime Paris
filmini İzlemeye gittik. 20 ayrı yönetmenin çektiği ,
20 hikayeden oluşan, Paris’in çeşitli yerlerinde geçen filmi sevdim.
Her biri yaklaşık 5-6 dakika süren birbirinden bağımsız romantik
hikayelerde bu kısa süre çok iyi değerlendirilmiş ve anlatılmak
istenenler güzel yansıtılmış. Yalnız vampirli olanda çok midem
bulandığı için ekrana bakamadım :) Filmde : juliette binoche,
willem dafoe, tim robbins, gael garcía bernal, eva green, javier bardem,
natalie portman,orlando bloom gibi ünlü oyuncular da yer alıyor.
Benim gibi Fransız ve İtalyan filmlerini beğenenlere, Amerikan

sinemasının sıradan ve klişe hikayelerden artık çok sıkılanlara bu
film iyi gelecektir...Ne yazık ki pek reklamı yapılmadı , biz de
Feriye Sinemasını özleyip, " güzel bir şeyler varsa gidelim" diye
bakınca keşfettik. Sanırım artık vizyondankalktı ama dvd-vcd sini
bulursam ben de alacağım.

D.N : Filmi izlerken Fransızca'nın kulağa ne kadar hoş geldiğini
bir kez daha hatırladım ve Fransızca öğrenme isteğim yine depreşti...
Ama yakın zamanda bunu gerçekleştirme olasılığım yok ne yazık ki :(

…………………………………………………..

Filmle ilgili aşağıdaki bilgiler ; http://www.film.gen.tr/ 'den
alınmıştır.

Çok sayıda uluslararası yönetmenden Paris’te geçen romantik bir hikaye
anlatmaları istendi.

Montmartre (Bruno Podalydes) :

Montmartre'ın dar sokaklarında park yeri arayan bir adam kendi kendine
sorununun ne olduğunu ve neden gerçek aşkı bulamadığını sorar.
Esrarengiz bir kadın, birden arabasının yanında düşüp bayılır.
Beklediği aşk bu mudur yoksa?

Quais de Seine / Seine Rıhtımları (Gurinder Chadha) :
François ve iki arkadaşı Seine nehri kıyısında oturmuş gelip geçen kızlara laf
atarlarken ayağı taşa takılan güzel bir Müslüman kız sendeleyip, düşer.

François, arkadaşlarının alay etmesine rağmen kızın yardıma koşar. Kız
camiye gitmek için uzaklaşır. François da arkadaşlarının yanına döner; ama
birden kızın hayatından çıkıp gitmesine izin veremeyeceğini fark eder.

Le Marais (Gus Van Sant) :
Genç bir adam olan Gaspard basımcıya girer. Oradaki genç yardımcı Eli’den bir
anda müthiş etkilenir. Gaspard’ın bu garip, yeni duygusu sanki Eli’nin kulağına
sesli olarak gelir. Eli ancak onun gidişinden sonra çok özel ve ender bir şeye tanık
olduğunun bilincine varır.

Tuileries (Joel ve Ethan Coen) :
Amerikalı bir turist, Tuileries metro istasyonunda metroyu beklerken şehir
rehberini incelerken, gözü karşı tarafta tutkuyla öpüşen genç Fransız çifte

takılır. Ve rehberdeki tavsiyeleri dikkate alması gerektiğini çok geç anlar :
Paris metrosunda asla kimsenin gözlerine bakma. Bunu müthiş bir komedi izler.

Loin du 16e / 16. Bölgeden Uzakta (Walter Salles ve Daniela Thomas) :
Şafakta, genç göçmen bir anne bebeğini gönülsüzce yerel bir çocuk yuvasına
bırakır ve şehre giden metroya biner. Bu tüketici yolculuktan sonra çalışacağı
16. Bölgeye gelir. Başka bir kadının çocuğuna dadılık yapacaktır.

Porte de Choisy / Choisy Kapısı (Christopher Doyle) :
Gezgin bir satıcıyla Çin kuaför salonunun güzel sahibesi arasında garip, sıra
Dışı bir rastlantı. Bastille (Isabel Coixet) Bir adam, tutkulu, genç metresiyle

yaşamak için boşanmak istediğini söylemeye hazırlanırken, karısı gözyaşlarına
boğulup, kanser olduğunu ve sadece birkaç aylık ömrü kaldığını açıklar. Adam
her şeyi bırakıp karısıyla ilgilenmeye karar verir. Ve ona ikinci kez aşık
olduğunda hayatı altüst olur.

Place des Victoires / Zafer Meydanı (Nobohiro Suwa) :
Bir kadının uykusu, ölmüş çocuğunun ağlamasıyla bölünür. Çocuğunun öldüğü
meydana döner ve orada garip bir kovboyla karşılaşır. Kovboy bir kez daha
ortadan kaybolmadan önce çocuğuyla bir an geçirmesine izin verir.

Tour Eiffel (Eyfel Kulesi) (Sylvain Chomet) :
Tek başına bir mim oyuncusu Eyfel Kulesinin altında saçmalıklar yapıp turistlerin
canını sıkmakla oyalanır. Sonunda yerel polis onu huzuru bozmakla suçlayıp
tutuklar. Polis merkezi, ruh ikizi güzel bir kadın mim oyuncusunu bulduğu yer olur.

Parc Monceau / Monceau Parkı (Alfonso Cuaron) :
Orta yaşlı Amerikalı bir adam güzel, inatçı, genç Fransız kadınla randevusuna
geç kalmıştır. Bulvarda yürürlerken hararetli konuşmaları mahrem ve
karmaşık bir ilişkiyi açığa vurur.

Quartier des Enfants Rouges / Kızıl Çocuklar Mahallesi (Olivier Assayas) :
Güzel, Amerikalı bir aktris, Paris’te eski bir konakta çekim yapmaktadır.
Paris’li, esrarengiz bir uyuşturucu satıcısıyla ilişki kurar. Acaba aradığı
tatmini bulabilecek midir?

Places des Fetes / Bayram Meydanı (Oliver Schmitz) :
Meydanın tam ortasında, yerde yatan yaralı genç bir adama yardım etmeye
çalışan deneyimsiz bir tıp öğrencisi genç kızın başlamadan biten aşk öyküsü.


Pigalle (Richard LaGraveuse) :
Kırmızı fenerli evlerin bulunduğu Pigalle’in ortasında, seksi bir aşk
hikayesi sürerken yaşlıca bir çift ilişkilerini kurtarmaya uğraşır.

Quartier de la Madeleine (Vincenzo Natali) :
Genç bir adam, son avıyla beslenen dişi bir vampire çarparak sendeler.
Bir anda cazibesine kapıldığı bu dişi vampire sahip olmak için sonuna kadar
gitmeye kararlıdır.

Pere Lachaise (Wes Craven) :
Yeni evli bir çift, kabristanda Oscar Wilde’ın mezarını ararken, farklı yanlarını
tartışırlar. Tartışma, Oscar Wilde’ın esrarengiz hayaletinin ortaya çıkmasıyla
çözüme ulaşır.

Faubourg Saint-Denis (Tom Tykwer) :
Güzel Amerikalı bir aktris, kör sevgilisini arayarak ilişkilerinin bittiğini söyler.
Genç adamın anılarına yapılan yolculukla, ikisi arasındaki ilişkinin başlangıcından
itibaren sergilendiği bir anlayış ve bağışlama öyküsü.

Quartier Latin (Frederic Auburtin - Gerard Depardieu) :
Şık, zarif, yaşlı bir Amerikalı, resmen boşanmak istediğini söylemek için eski
karısıyla buluşur. Kibarlık kısa sürer. Ben ve Gena birbirlerine hakaretler
yağdırırlar. Yaraların yıllar süren ayrılıktan sonra bile kapanmadığını ve aşkın
asla ölmediğini açığa vuran çarpıcı bir kara mizah.

14e arrondissement (Alexander Payne) :
Amerikalı Turist bir kadının 14. Bölge de yürürken sonunda kendini anlayıp
kabullenmesi. Paris, seni seviyorum için eğlenceli ve dokunaklı bir son.






17.09.2007

Bilmeceli hikaye

Bugün size bilmeceli bir hikaye anlatacağım...



Çok eski zamanlarda dört arkadaş; heykeltraş, terzi,

kuyumcu ve imam yolculuğa çıkarlar. Biraz ıssız bir yerde dört
gece konaklamaları gerekir.Birinci gece heykeltraş nöbetçi olur ve
diğerleri uyurlar. Ne yapsam da vakit geçse diye düşünürken orada
bulunan bir taştan heykel yontmaya karar verir. Sabah olduğunda
ortaya çok güzel bir kız heykeli çıkmıştır. İkinci gece sıra terzidedir.
O da çıplak kıza bakar ve ona elbise dikmenin çok iyi olacağını ,
hem de vaktin çabuk geçeceğini düşünür. Sabah olduğunda heykeli
eksiksiz ve çok şık giydirmiştir. Üçüncü gece nöbet sırası
kuyumcudadır. Güzel elbiseler giyinmiş kıza bakar ve ben de

takılarını yapayım der, sabaha kadar kolye, yüzük, bilezik ve küpe
gibi harika mücevherler yapar. Dördüncü gece sıra imamdadır.
İmam güzel kıza bakar ve herşeyiyle ne kadar mükemmel olduğunu
düşünür. Ah bir de canlı olsaydı diye iç geçirir ve o anda kızın
canlanması için dua etmeye başlar. İmamın duaları sonucunda kız
canlanır. Gerçekten de çok hoş bir kız olmuştur. Sabah olduğunda

dört arkadaş aralarında , kızı kimin alacağı konusunda tartışmaya
başlarlar. Heykeltraş kendisi yaptığı , imam canlandırdığı, kuyumcu
takıları, terzi giydirdiği için kızın kendisinin hakkı olduğunu iddia
ederler. İşin içinden çıkamazlar ve en yakın kadı'ya müracat ederler.
Kadı olayı dinler ve sonunda kızı içlerinden birine verir.
Kime ve neden vermiştir ?

12.09.2007

Beypazarı


Cumartesi sabahı yola çıkıp, yaklaşık 5 saatlik bir yolculuktan sonra
Beypazarı'na vardık. 16-17 kişilik grubumuz ve rehberimizle birlikte
ilçenin en haraketli yeri olan Alaattin sokaktan içeri girerek bu şirin
beldeyi keşfetmeye başladık. ( Yukarıdaki fotograf o sokak değil )
Beypazarı tarih boyunca İstanbul-Ankara-Bağdat'ı birbirine bağlayan geçit
yolları üzerinde bulunduğundan önemli bir ticaret merkezi olmuş.
Antik çağdaki ismi Lagania ( kaya doruğu ülkesi ) olan ilçenin bulunduğu
bölgede çok eski çağlarda bir iç deniz olduğu daha sonra suların çekilmesi ile
kayaların ortaya çıktığı söylenmekte. Beypazarı tarihi dokusunu korumuş,
eski Osmanlı mimarisi tarzında yapılan evlerin çoğu bölgede yatırım yapan
şirketler tarafından ve sivil toplum örgütlerinin katkılarıyla restore edilmiş.
Evlerin bazılarında çatı kısımları yarım yapılmış. O dönemdeki inanışa göre
çatıyı tamamlamayarak Allah'a bu dünyada daha yapacak işleri olduğuna dair
mesaj verirlermiş :)


Sokakta yürümeye başladığımız andan itibaren, elinde bir tabak olan dükkan
çalışanları tarafından sürekli birşeyler ikram ediliyor. Beypazarı kurusu,
havuç lokumu, havuç döneri v.b.. En hoş tarafı esnafın ikram ettikleri ürünleri
satın almak için kimseyi zorlamaması ve içeri gelin diye ısrar etmemeleri.
Sokağın iki yanına sıralanmış tezgahlarda; tarhana, erişte gibi ev yapımı ürünler,
beypazarı örtüleri, takılar, yöreye özgü hediyelik eşyalar gibi pek çok şey
bulmak mümkün. Grubun alışverişe kapılıp, dağılmaması için rehberimiz daha
sonra serbest zamanımızın olacağını ve bol bol bunlara bakabileceğimizi

belirtiyor, yoksa hanımların çoğu kendini kaybedecek :) Beypazarı Türkiye'nin
havuç deposu olarak biliniyor, ülkenin havuç ihtiyacının %60' ı buradan
karşılanıyor. O yüzden havuçla yapılan pek çok ürün görmek mümkün.
Sokaklarda havuç suyu, havuçlu dondurma bol miktarda satılıyor.

Önce tarihi bir konakta yemek yiyoruz. Masamızın yanında bir amca bağlama ile
yöre türküleri söylüyor. Genellikle bütün restoranlarda menü aynı:
Tarhana çorbası, etli güveç, 80 katlı baklava,ayran ve ortaya yaprak sarması,
erişte, havuçlu salata...Bunlar Beypazarı'nın en meşhur yöre yemekleri.


Tarhana çorbasının tadını, ezogeline benzetiyoruz. Etli güveç ise bildiğimiz etli
pilava benziyor. Herkes yaprak sarmasını çok beğeniyor. Baklavaya pek düşkün
olmadığım için 80 kat bana gereksiz geliyor.Sadece içini yiyorum. Yanımdaki
teyze ise sadece hamurlarını :) Fakat sevenler tarafından iyi not alıyor.
( Beypazarlı'ların deyimiyle : Seksen gatlı, yemesi pek datlı )
Yemek faslından sonra gezimize devam ediyoruz.

Beypazarı Tarih ve Kültür Evi sahibi tarafından müze olarak kullanılmak
üzere bağışlanmış. Evde Osmanlı dönemine ait yaşam şekli korunarak, yöre
kültürünü yansıtan antika eşyalar sergileniyor.
Bahçesinde Bizans ve Roma dönemine ait kalıntılar da bulunmakta.



Eve girerken ayaklarımıza galoş giyiyoruz. İçerisi ahşap ve çoğu yeri
kilimlerle döşenmiş.

















Taş Mektep ; bayraklarını da görünce okul olduğunu sanıyorum ama
restoran olarak hizmet vermekte.


Ahşap minareli İncirli Camii'yi de gezdikten sonra serbest kalıyoruz ve
alışveriş yapıyoruz.



Bu otantik kıyafetlerin tanesi 500 ytl..Bizim gruptan kimse
almadı sanırım :)

Sonra tekrar bir araya gelip , bir gümüş atelyesine gidiyoruz.
Buranın özellikle telkari gümüşleri ünlü. Çok ince bir işçilik gerektiren
zarif takılar. Fakat gümüşü çok sevmeme rağmen telkari takılardan
pek hoşlanmıyorum. Zaten çeşit çok, dükkanı gezerken dayanamayıp
turkuaz taşlı bir yüzük alıyorum. Fiyatlar İstanbul'a göre gerçekten ucuz.
Ve dükkan sahipleri çok misafirperver, bütün gruba Beypazarı sodası
ikram ediyorlar. Buranın sodası da meşhur. Beypazarı'nın ünlü olan
ne çok şeyi var ya :)

Sonunda Beypazarın'dan ayrılarak yakınlarda bulunan İnözü Vadisi'nde
kısa bir tur atıyoruz. İki tarafı çok dik kayalardan oluşan dar bir vadi.
Kayalara oyulmuş çok sayıda mağara var. Bazıları hrıstıyanlığın ilk
zamanlarında kilise olarak kullanılıyormuş.

Fakat otobüsü fotograf çekmek için pek uygun olmayan bir yerde
durdurduklarından ve artık çok yorulduğumdan aşağı inmiyorum.
Yukarıdaki resmi camın gerisinden çekiyorum..Açıkçası burası beni
pek cezbetmiyor.



Sonrasında Beypazarı'nın panaromik olarak en güzel göründüğü yer olan
Hıdırlık tepesine çıkıyoruz. Buradan aşağı bakıldığı zaman dinazor sırtına
benzeyen 3 kaya oluşumu görünüyor. Gerçekten de dinazora benziyorlar.
Sanki taş olup orada öylece kalmışlar gibi. Fakat maalesef hepsini bir
fotograf karesine sığdırmak mümkün değil.