17.11.2008

Issız Adam


Şu ana kadar kaç cümle yazıp sildim bilmiyorum.
Bir filmi anlatmak bu kadar zor mu? Hele çok beğenmişsem...
Çağan Irmak, çağlayan bir nehir misali, her yaptığı filmde insanların
yüreklerine akıyor sanki... Issız Adam konusuyla, karakterleriyle
çok farklı, sıradışı bir film değil. Irmak'ın en iyi filmi de değil...
Ama işin içinde duygular, doğal oynanmış oyunculuklar, sevdiğimiz
mekanlar, harika müzikler ve çok iyi çekimler olunca farklılaşıyor işte.

Çağan hemen hemen herkese hayatından bir yerlere dokunuyormuş
hissini verirken, insana dair yaşanmışlıkların esantaneleri perdede
akıp gidiyor... Ara verildiği zaman öyle dalmışım ki, birden bu ne arası
diye şaşırır gibi oldum :) Hiç sıkılmadan, sıkmadan su gibi akıp gitti...
Şarkı seçimleri çok iyiydi, ki onlar olmasa film epey eksik kalırdı.
( Hele benim gibi eski şarkılara aşıksanız...Sinemaya gitmeden iki gün
önce bulup, indirip, dinlemiştim zaten :)


Baştan acıklı bile olsa ağlamayacağım diye kendimi şartlamış ve içinde
kağıt mendil olan çantamı yan koltuğa bırakmıştım. Film biterken nasıl
aktıklarını anlayamadığım göz yaşlarımı boynumdaki şala silerken,

sonunda çantamı almak zorunda kaldım. Anlayamadığım şey
o boğazımdaki düğümlenme hissi ve ağrıyı Çağan Irmak nasıl başarıyor!!
Ağladığım filmler olur ama bu adamınkilerde farklı birşey var.

Konusunu bilerek yazmadım. Zaten merak eden özetini okur, gitmek
isteyenler ise okumadan gitsin :) Kısacası ben çok beğendim.
İki gündür aklımda filmin devamını çekiyorum...Utanmasam oturup
hikayesini yazıp Çağan'a göndereceğim ama ayıp olur adamcağıza :)
Ucu açık veya buna müsait biten filmler ve romanlar, beğenmişsem
bende bazen böyle bir his uyandırır. Sürekli öyle bitmemeliydi, belki
devamı gelir, gelse şöyle olurdu , böyle olurdu diye kafamda yazarım bir
müddet. Sonra o his geçer...


D.N : İmeem gitmeseydi şarkıları liste halinde çalacaktım ama maalesef
başka yerlerde olmuyor galiba o şekilde :( Zaten pek sevmedim o siteleri.
Fonda sadece Ayla Dikmen- Anlamazdın çalıyor. Diğerlerini de aşağı
yazayım, isteyen olursa mail atabilirim.
Michel Fugain - Une belle historia
Nil Burak - Yalnızım ben
Semiramis Pekkan - Bana yalan söylediler
Sezen Aksu - Tükeneceğiz
Hümeyra - Tutsana ellerimi









10.11.2008

Atatürk


Bence Atatürk'ün zekasının en önemli özellikliklerinden biri ;
İleri görüşlü olmasıdır.Onun sözlerinde bugün yaşanan
çok şeye dair işaretler vardır anlayabilenlere...
İlk aklıma gelen, Gençliğe Hitabe'dir mesela.
Aşağıdaki yazı da bu günlerde olanlara harika bir örnek.




Ve Ben'ce :
* Atatürkçülük demek, dernekler kurup , olur olmaz her
durumda laiklik elden gidiyor çığırtkanlığı yapmak değildir.
* Atatürkçülük demek, onun heykellerini putlaştırmak değildir.
* Atatürkçülük demek, islamiyete karşı olmak demek değildir.
* Atatürkçülük demek, dinsiz olmak demek değildir.
* Atatürkçülük demek, Osmanlı'yı inkar etmek değildir.
* Atatürkçülük demek, O'nun yapmayacağı davranışlarda
bulunmak değildir.
* Atatürkçülük demek, O'nun kurduğu partiye üye olmak değildir.
* Atatürkçülük, heykellerine çiçek koyup, anıtkabir defterine yazı
yazı yazmak, törenlerde şiir okumak değildir.

Atatürkçülük; O'nun kurduğu Cumhuriyeti devam ettirmek için
kendi çıkarlarını düşünmeden çalışmak, fikirlerini uygulamak, ilke ve

inkılap'larına bilinçle sahip çıkmaktır.Amerika gibilerinin ülkemizi kendi
sömürgesi gibi görmesini engellemek, diğer devletler karşısında
dimdik durabilmektir. Atamız bu günleri oradan izliyorsa, ruhu
sızlıyordur eminim bundan.
Atam sen yine de rahat uyu.
Bu dünya hiç kimseye kalmadı...

09.10.2006 / Kiraz

........................................................................................
Yukarıdakilere ilave olarak bugün ekleyebileceğim fazla birşey yok,
Sadece şunu diyebilirim :
Mustafa filminde gösterilen Ata'nın farklı veya insani yönlerinin O'nun
yaptıklarının değerini azaltmayacağını düşünüyorum. Kadınlarla
ilişkileri, karanlıktan korkması, yalnızlığı, içkisi, sigarası v.b konular
devlet adamlığı ile ilgili değil sonuçta. Keşke bazı gerçekler hiç
gizlenmeseymiş; varsın Atatürk Latife değil de Fikriye ile evlenseydi...
Pembe boyalı bir evde doğmasaydı, babası Ali Rıza Bey'in resimleri
gerçek olsaydı, bir üvey babası olduğunu bilseydik, hayat hikayesi
dikenlerinden temizlenip yeniden yazılmasaydı...Ne farkederdi ki!
O kurtuluş savaşını kazanmış, cumhuriyetimizi kurmuş, fikirleriyle
bugünümüze ışık olmuş kahramanımızdı zaten...
( Filmi izlemedim, o kadar çok konuşuldu ve yazıldı ki, gidesim kalmadı )

D.N : Yeri gelmişken Can Dündar'ı severim ve sevmeye de
devam edeceğim. O benim için hep yıllar önce Tüyap'ta, Sarı Zeybek'i
imzalarken gözlerimin içine sımsıcak bakan, yüzündeki saf çocuksu
ifadesi kaybolmamış adam olarak kalacak.

29.10.2008

Penguen'in kapağı


Bu gidişle hayal değil yani...

Blogspot kapandığı zaman çok sinirlendim, kızdım, küfür
ettim...Ama vtunnel'den giriş yapıp yazmak içimden gelmedi.
Ki zaten epeydir ara vermiş durumdayım. O yüzden alternatif blog
sitesi arayışını da girmedim. Blogcuya geri dönüş yapasım hiç
olmadı ( bir şey benim için bitmişse bitmiştir )
Tekrar açılacağını düşünüyordum...Fakat açılmış olması sorunun
çözüldüğü anlamına gelmiyor ne yazık ki. Pire için yorgan yakan
zihniyet değişmedikçe daha çok siteler kapanır. Yakında Google
bile kapanırsa şaşırmam artık diye düşünürken Penguen'in kapağı
geldi. Ağlanacak halimize gülemedim bu sefer...
........................................................................................................
Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!

22.09.2008

.....

Bugün iş yerinde çok üşüdüm...Bizim odadaki klimanın
sıcak modu bozulmuş, bütün gün şalla dolaşmama rağmen
üşümem hiç geçmedi. Hapşurdum, öksürdüm ve başlangıç
aşamasında olan soğuk algınlığı gelişme göstererek ilerledi.
Bununla kalsa iyi...Boynumun alt tarafındaki kas kasılması
( nasıl tanımlanır ki ) yine başladı üç gündür, verdiği ağrı
acayip...Ufak tefek berelenmeleri saymıyorum..( örneğin sadece
biri :Dün burnumu banyo dolabının sivri köşesine çarptım.)
Bitti mi hayır! Dahası da var ama yeter bu kadar.
Bunlar fiziksel acılar...Keşke hepsi bu kadar olsaydı, razıydım...
Hiç şikayet etmezdim.
Asıl manevi ve maddi acılarımdan hiç sözetmeyeceğim...
Merak ettiğim bir insanın bunlara ne kadar daha dayanabileceği.
Güçlü bir insandım bir zamanlar. Artık değilim! dayanamıyorum.
Gücüm ve sabrım kalmadı. Bilmiyorum ne olacak ama bir an evvel
iyi bir gelişme olmasına şiddetle ihtiyacım var.
Umarım olur...Yoksa galiba ben olmayacağım.

İsterdim ki tek derdim küçük olan gögüslerimi nasıl büyütebileceğim
olsun mesela. ( Bir arkadaşım bugün bunun için doktora gitti de...
Benim öyle bir sorunum yok yani :) Ya da kilom fazla liposuction nerede
yaptırsam desem.. Ne bileyim, kuaför saçımın rengini tutturamadı diye
uykusuz kalsaydım. Olmadı, bir sevgilim yok diye üzülseydim.
O da olmadı, sevdiğim kişi beni sevmiyor diye hayatı kendime zindan
etseydim. Hiç biri olmadı mı? Kendime çeşitli kompleksler edinseydim
mesela...Burnum yamuk, bacaklarım kalın, kulaklarım büyük, dişlerimde
tel var diye taksaydım aynadaki görüntüme ( hiç biri değil bu arada )
İşimi sevmiyorum diye sızlansam, evde duvarın rengini beğenmesem,
Bilmemne marka çantayı bulamıyorum diye çatlasam. Bütün yaz
bir sürü yere gitmeme rağmen "ayy bir doğru dürüst tatil yapamadım"
diye şımarsaydım mesela...Paramı keyfim için harcayıp, ay sonunda
parasız kalsaydım. Ne bileyim daha bir sürü çoğaltılabilir örnek var.
Dertlerim bunlara benzer olsa inanın hiç kafama takmazdım...
Eskiden öyleydim ben, siz bilmezsiniz...

En zor olan şey; gerçekten büyük bir sorun olduğunda bunu
yazamamaktır bilir misiniz...Ne yazabilir, ne konuşabilir, ( bu acıları
paylaştığınız kişi hariç ) ne belli edebilir, ne çare bulabilir, öylece
yaşarsınız... Şansınız varsa çok uzun sürmez. Yoksa sürünürsünüz...
Sürünüyorum işte. Yoksa ben bilmez miyim güzel şeyler yazmasını...
Uzun zaman hiç birşey yokmuş gibi yaptım. Sonraları o da olamadı.
Artık gücüm kalmadı...Tekrar oluncaya kadar da yokum!

4.09.2008

Tekerlekli sandalye kampanyası

Sevgili Çocuk'un başlattığı ve organize ettiği, ihtiyacı olan engelli bir
gence akülü tekerlekli sandalye almak için ufak da olsa katılımda
bulunmak isterseniz, detaylar aşağıdaki linkte.
http://kalemhane.blogcu.com/lt-font-color-red-gt-tekerlekli-sandalye-lt-font-gt_23355221.html

D.N : Bu tür yardım kampanyalarında hep bir güven sorunu vardır ya,
şahsen Çocuk'a güveniyorum ve onun bu işi layıkıyla yapacağına
inanıyorum. Bugün telefonda konuşurken daha emin oldum
demeyeceğim çünkü zaten biliyordum...

1.09.2008

Ramazan Davulcuları

Bilirsiniz her yıl bir davulcu tartışması
yaşanır. Bu zamanda davulcuya ne
gerek var diyenlerle, davul
gelenektir kalkmasın diyenler...
Geçenlerde bu konuda aklıma bir
fikir geldi. Bunu yazmadan önce
davulcular hakkındaki hislerimi
belirtmek isterim. Ben küçükken
nedense davulcudan çok korkardım.
Anneannemlerdeysem onun
pencereyi açıp burada çalmayın
lütfen deyişini, Babaannemlerdeysem
gündüzden davulcuya ( meydanda
ayakkabı boyardı) tembih edip, gece
bizim evin önünde sakın çalma, torun korkuyor deyişlerini unutamam.
Nedensiz saçma bir çocuk korkusu işte...Neyse ki çok uzun sürmedi.
Büyükçekmece'deki rahmetli davulcu Hüsnü dışında ben hayatım
boyunca sahur vakti güzel davul çalanına pek rastlamadım. Hani o mani
söyleyip, güzel güzel davul çalanlar bizim oturduğumuz semtlere hiç
uğramadılar. Sahura kalkacağımız vakitten 2 saat öncesinde geçerek
uykularımızı bölen o davulculardan hiç olmazsa beklediğim bir şey
vardı: Uzaktan sesi hoş gelen davulu güzel ve ritmli çalmaları...
Zamansız uyandık ama bak ne hoş çalıyor adam demeyi...Hiç olmadı..
Davula dan dan dan vura vura, kuru gürültü yaparak geçip gittiler hep.
Onlar için davul çalmak değil bahşiş toplamak önemliydi çünkü.
O yüzden de hep gereksiz buldum ramazan davulcularını,
yasaklanmalarına da üzülmedim. Zaten hiç kimse onun geçmesini
bekleyerek sahur ve imsak yapmıyor.
( Bir de öyle alakasız saatlerde geçiyorlar ki )

Madem ramazan davulu bir gelenek , büsbütün kalkmasına da
gönlümüz razı olmuyor , Benim fikrim şöyle : Ramazandan 1-2 gün
önce ve bayramda davulcular sokakları dolaşarak eskiden olduğu gibi
maniler söyleyerek ve güzel ritmler çalarak bir küçük konser
versinler, sonra bahşiş toplasınlar. (Bundan kaçış yok nasıl olsa :)
Hani görme engelliler müzik grubu sokakları dolaşıp şarkı söylüyorlar ya
onun gibi... Tabii bu davulcuların belediyeden izin ve belge alması
koşuluyla, yoksa herkes alır eline bir davul atar kendini sokağa :)
Kiraz / 30.09.2006


D.N : Bizim oralarda yok ama bugün hala davulcu geçen yerleri
duyunca, aklıma iki yıl önce yazdığım yukarıdaki yazı geldi.
Bir kenarda kalmasın dedim..

Kelimeler ve çağrışımlar

Zaman...Usain Bolt'un bile geçemeyeceği hızda akıp giden zaman.
Eylül...En sevdiğim üç aydan biri. Sevgilim sonbahara zarif bir

başlangıcın ismi eylül...yazması güzel, söylemesi güzel eylül...
Yazmak...Hep aklımda olan, kafamda sayfalar dolusu yazdıklarımı
klavyeden ekrana geçiremeden uçuşan kelimelerin uzayın boşluğunda
kaybolması.
Pazartesi...Gerçeklere dönüş günü.
Ramazan...Bin aydan daha hayırlı, ayların sultanı, gönüllerin tacı...

Sakin ve huzurlu.
Oruç...Sukünet, tevekkül, sabır...Benim için açlığın pek sorun olmadığı,
yememek değil de birşeyler içmemenin biraz zorladığı.

( bir de bazı günler başım çok ağrıyıp, dönmese )
Sahur...Ah o uykunun bölünmesi! Gecenin bir vaktinde insanın hiç

yiyesi yokken yemek zorunda olmak...Tekrar uyuyabilmenin ve
uyanmanın karşı konulmaz ağırlığı. Ama yine de iyi ki var olan.
İftar...Bekleyiş ve vuslat.
Çalışmak...Kimi zaman başka şeyler düşünmeye fırsat vermemesi
açısından iyi, kimi zaman overdose yüzünden bıktırıcı.
Zaman aşımı...Yazılacak konuların sendeki güncelliğini veya gündemini
yitirmesiyle bir anda eskiyiveren sözyitimleri.
Lost...İlk sezonu izlemeye birkaç ay önce başladığımda birer ikişer
bölüm izleyip en az bir hafta ara veriyorken, şimdi 2. sezonun sonuna
geldiğimde sürekli merak ettiğim, hatta rüyamda gördüğüm dizi.
( bir ara detaylı yazabilirsem yazarım )
Ve sen...Karanlık bir tünelin ucunda birden görünen ışık gibi aydınlığım..
Halet-i ruhiye...Bir garip...gün içinde belki geri döner, belki dönmez.


20.08.2008

....

Barajlardaki su seviyesinin azalmasına benzer bir tanımla,
haftalardır benim de enerjimde oldukça düşüş var...
Var olan kaynakların çok büyük kısmını işte harcıyorum.
Ondan sonra geriye kalanlar her yere yetmiyor gibi bir durum
çıkıyor ortaya...Yapacağım, yapmam gereken ve yapmak istediğim
çok şey var ( her zamanki gibi ) fakat bu sefer de enerji eksik :)
Yazacaklarımı unutmamak için not almama rağmen vakit yetmiyor.
Neyse şikayet ve bahaneleri bir kenara bırakalım, fırsat bulmuşken
biraz içimi dökeyim, artık yazı nereye giderse...
Günlük tarzında daha çok yazayım diyordum. Bunları bloga
yazmanın
iyi tarafı ileride tarihleri, fotoğraflarıyla birlikte daha net
hatırlamak oluyor. Fakat şekilde görüldüğü gibi pek mümkünatı yok.
( Belki de hepsi bahane...Kanadı kırılmış bir kuş uçamaz ki...)

Tatile giden blogcu arkadaşların adına çok seviniyorum. Benim için
yakın zamanda tatil görünmüyor. Şimdilik çok önemi yok zaten...
Şimdiden yaz bitiyor moduna giren gazetecilerin tersine bana hiç
öyle gelmiyor, hele havalar bu kadar sıcakken :) Ekim sonuna
kadar yaz bitmez :p

Gelecek yazı konuları :

-Livaneli konserine gidiş

-Mumya filmi

-Türk-İslam Eserleri müzesinden fotoğraflar

-Kapalı Çarşı



13.07.2008

Geçen haftadan kalanlar 2

Geçtiğimiz hafta işler fazlasıyla çoktu..Neredeyse bütün gün
ekrana baktığım için evde pc yi pek açmadım. Fazla ışık başımı
ağrıtıyor ne yazık ki.. ( Üstüne çarşamba günü migrenle karışık

hastalandığım için işe gidemedim ) Bu aralar boş kaldıkça genellikle
kitap okumayı tercih ettiğimden yazılacak konular hep kalıyor,
yetişemiyorum. Sonra bir de maille fırça yiyiyorum :)
Daha fazla zaman aşımına uğramadan geçtiğimiz cumartesiyi biraz
anlatmak istiyorum. ( dün değil, önceki hafta )


Cuma akşamı kardeşim, yarın Şile tarafına denize gideceklerinden
bahsetti ve istersen sen de gel dedi. Oraya daha önce de gitmişler,
çok beğenmişlerdi. Genellikle onlarla pek takılmadığım için çoğu
zaman bana kapıdan çıkarken söyler nereye gideceğini. Bu sefer işin
içinde deniz ve buranın pek bilinmeyen bir koyda olması ayrıca
gideceğimiz arkadaşı ve eşinin kafa dengi oluşlarından dolayı "tamam"

dedim. Geçen yıl tatile çıkamadığım, bu yıl da ne olacağı hala belli
olmadığından deniz hasreti içimde büyüdükçe büyüyordu zaten...

İlla uzak bir yerlere gitmek şart mı, İstanbul'da deniz-plaj yok mu
derseniz, cevabım "hayır" derim. Benim "denize girmek" anlayışımda;
her çeşit insanla iç içe, temizliği şüpheli bir denizde, rahat yüzecek
doğru dürüst bir alan olmadan, bağrış çığrış, yüksek volümlü müzikler
eşliğinde, hoşlanmadığım bir sürü ses- görüntü kirliliğine katlanmak
zorunda kalmak yok...Havuzlar deseniz, onu da sevmem. O yüzden
İstanbul içi ve havalisindeki meşhur! plajlara gitmem. Neyse...

Bizimkiler tecrübeli piknikçiler olduklarından mangal dahil gerekli bütün
hazırlıkları yapmışlardı. Ben piknik olaylarına uzak olduğumdan,
konunun acemisiyim. Sadece plaj çantamı hazırladım :) Arkadaşlar
sabah 7.30 gibi bizi aldılar, yola çıktık. Yaklaşık bir buçuk saatlik
yolculuktan sonra koya vardık. Araba yukarı parkedilip, yürüyerek
falezlerin oluşturduğu kayalıklardan ( pek yürümek denemez gerçi )
aşağı kumluk plaja iniliyor. Boş ve sakin bir ortam.. (çoğunlukla civarda
evleri olanlar geliyormuş, bu yüzden pek kalabalık olmadı gün boyunca )
Normalde deniz çok dalgalı oluyormuş ama o gün sabahtan dümdüzdü.
Şemsiyelerimizi kurduk.. Kardeşim kuytu bir köşede piknik tüpte çay
demledi, ( çok güzel çay yapar) düz kayalardan kendimize güzelce bir
masa oluşturup, örtümüzü serdik ve kahvaltımızı ettik.

Sonrasında denizle ilk buluşma...
Ben üşüyengillerden olduğum için, o kadar çok sevmeme rağmen denize

adım attığımda çok soğuk gelir ve yavaş yavaş yürüyüp suya dalıncaya
kadar epey zaman geçer...Buranın denizi de hatırı sayılır bir
soğukluktaydı. Fakat su çok berrak, temiz ve zemini kumdu.
Yürüdükçe hemen derinleşmiyordu. Birden derinleşen denizleri daha
çok severim ama denizin içinde kumda yürümeyeli yıllar olduğundan
çok hoşuma gitti. ( Çocukluğumun denizlerini anımsattı bana )
Başlarda epey üşüsem de kafamı suya soktuktan sonra alıştım ve eşsiz
maviliğin keyfini çıkardım. Bir gün önce aklımda denizi çok özlediğim,
ne zaman kavuşacağımı bilmemenin verdiği hüzünle karışık mahzunluk
varken, ertesi gün hiç hesapta yokken orada olabilmem inanılmaz bir
duyguydu...Keşke diğer isteklerimde böyle aniden gerçekleşiverse...
Denizin bana verdiği mutluluk ve huzur duygusunu daha önce de
yazmıştım. Yine yaşadım benzer hisleri. Bir de Karadeniz'in tuzsuz
suyu çok hoşuma gitti, tadına bile baktım :)

Denize girmediğim zamanlar , güneşten çok iyi korunmam gerektiği
için 50 faktörlü kremler sürerek gölgede oturdum, yattım bütün gün.
Güneşin altında hiç birşey düşünmeden tembellik etmenin zevki de
başka oluyormuş, onu hatırladım :) Akşam üstü kardeşim ve Mete
mangal yaptılar, denize karşı yemeğimizi yedik, üzerine çay içtik..
( Pek çay düşkünü değilim ama üç tiryaki ile birlikte olunca benim de
içesim geliyor ) Artık hava kararırken oradan ayrıldık.
Yukarı tırmanırken ne kadar çok eşyamız olduğunu daha iyi anladık,
2 şemsiye, bir buzluk, mangal, adam başı birer çanta, tüp, kum örtüleri,
su şişeleri v.s...Biz çöplerimizi bir poşete toplayıp arabaya koyduk ve
ilk gördüğümüz çöpe attık. Fakat ne yazık ki insanlarımız bu konuda
her zamanki gibi duyarsızdı :(

Herşey çok güzeldi de, bacaklarımı korumaya yeterince özen
göstememiş olmam birkaç günümü acılar içinde geçirmeme sebep
oldu. O kadar gölgede oturmama rağmen acayip yanmışlar,
acısı eve gidince çıktı. Hayatımda ilk kez başıma böyle birşey geldi
diyebilirim. Pazar günü ayaklarımı yere uzatınca duyduğum acıyı
anlatamam, sanki bütün etlerim kavruluyor, iğneler batıyordu.
Yürümek azap gibiydi. Nöbetçi eczane kimbilir nerelerde olduğundan
merhem filan da alamadık. Pazartesi aldım, sonra birkaç günde
azalarak geçti... Bir daha gidersek biliyorum yapacağımı :)
( haşema mı giymeli acep :p )

7.07.2008

Geçen haftadan kalanlar...

Pazartesi sendromu yaşayan kişilerin aksine bugünü severim.
Getireceklerinin merakıyla her haftaya yeni bir ümit ve heyecanla
başlayıp, sonunda bitse de kurtulsak diye düşünsem de durum böyle...
Yeni haftaya başlamadan önce geçen haftadan bir kaç anekdot :



Salı akşamı çalıştığımız firmalardan birinin Ortaköy'de kokteyli vardı.
Davete o firmayla ilgili iki yakın arkadaşım gidecekti. Akşam işten
çıkacağım zaman onlar da bahçede çay içip, vaktin geçmesini
bekliyorlardı. Biraz birlikte oturduk ve konuşurken benim de gelmemi
istediler. ( O günlerde yoğunluktan bu konuda konuşmaya fırsatımız
hiç olmamış, keşke daha önce akıl etseydik diye söyleniyorlar. )
Ben biran evvel eve gitsem modundayım...Davetiye iki kişilik,
şudur budur, kıyafetim müsait değil desem de dinlemediler. Burcu ilgili
kişiyi arayıp 3 kişi olacağımızı söyledi. " Tamam" dediler...Onlar gayet şık,
saçları düzgün...Bende kot pantolon ve beyaz gömlek, ayağımda terlik...
Sabah yıkadığım saçlarımı tokayla dolayıp topladığım için açsam kıvır
kıvır olacak. Her zaman yanımda bulunan takı, far, pudra v.b hiç biri yok.
Bizim mazeret kabul etmeyen kızlar hepsine bir çözüm buldular. Biri
göşterişli kolyesini verdi, öteki saçımı dağınık topuz yaptı. Şirketteki
dolabımda çantamın renginde topuklu ayakkabılarımı buldum. Bir ruj,
bir de göz kalemi tamam oldu. Eve gidecekken birden baloya katılacak
külkedisine döndüm sanki :) Sonra kokteylin olacağı mekana gittik,
denize sıfır harika bir yer. ( ismini yazmıyorum reklam olmasın )

Çok güzel bir akşam geçirdik...Şarapları da muhteşemdi :)
( bu arada tek içen benim ) Bir ara çöpçatanlık yapmaya bile niyet
ettim, ki pek tarzım değildir. Karşı firmanın, bizim şirkete gelen yetkilisi
hoş bir adam, yanımda oturan Aslı'ya " X bey bekar mı ?" diye sorunca
şaşırdı..."Kendim için değil ya, senin için sordum" diyince koluma
şaplakları yedim :) O itiraz etse de X Bey'le muhabbeti arttırdık,
hatta resim de çekildik...Fakat Aslı pek istekli görünmediği için adam
yanlış anlamasın diye sonradan geri adım attık :) ( benim ona yazıldığımı
düşünürmüş filan ) Velhasıl eğlenceliydi.

D.N : Geçen haftadan kalanlar öteki yazıda devam edecek...

30.06.2008

Nişanyanlar ve Düşündürdükleri

Geçen haftanın en dumur olaylarından biriydi;
Sevan Nişanyan’ın eşi Müjde’nin üzerine kendi dışkısı ile dolu
kavanozu boşaltması. Esasen olayın meydana gelişi mayıs
ayında fakat medyaya intikal edişi yeni. Benim gibi görmeyi
bırak, okuduklarından bile midesi ağzına gelen biri için bu
yazıyı yazmak zor olacak ama niyet ettim bir kere.

Nişanyan’ın davranışında hiç affedilip, hoş görülecek bir
durum yok tabi ki. Yine de merak ediyorum: Müjde Hanım

bu harekete maruz kalmak için ne yaptı ? Şirince’deki kadınlara
gösterdiği davranış biçimine tepki olarak yapıldığı iddia edilmekle
beraber konunun bu kadar basit olacağına inanası gelmiyor
insanın. Eğer Sevan Bey psikopatın teki değilse ( bugüne kadar
duyulmamış ) adama planlı programlı olarak, kavanozu alıp
tuvalete gidip içini özenle doldurmasına sebep olan şey ilginç olmalı!

Veya sorun kadında değil, tamamen adamın kendi karakterindeki
pislikte ve kötülük anlayışında...Bilemiyorsun ki...
Olayın bu yönü bizleri ilgilendirmez fakat psikolojik açıdan

bakarsak bir adam eşine bunu yapıyorsa ona olan sevgisi, saygısı,
hiçbir iyi duygusu kalmamış demektir diye düşünüyorum.
Olayın iğrençliği ayrı bir boyut, basına intikal edip küçük düşmeleri
ayrı bir boyut...

Beni ilgilendiren kısmı ise dün Ahmet Hakan’ın yazısını okuyunca
kadar aklıma gelmemişti. İnternetten sipariş vermek için bir süredir
almak istediğim kitapları bekletiyordum. Bunların içinde
Nişanyan’ların Küçük Oteller kitabının son baskısı da vardı.
Hakan’ın
“Yanıma almadan Ege'ye açılamadığım o şahane
"Küçük Oteller Kitabı"na, "bir kavanoz dışkı"nın iğrenç
çağrışımlarından kurtulup nasıl göz atacağım?” satırlarını
okumak üzerimde benzer bir etki yarattı. Şimdi ben o kitabı alınca,
aklıma bu olay gelmeden okuyabilir miyim acaba ? ( Önyargılı veya
yaptıkları bir tek şeye bakarak insanları yargılayan biri de değilim
üstelik ) Ya da böyle bir davranışta bulunan adamın kitabını almak
doğru mu? Kafam karıştı yahu!

26.06.2008

Yeniden merhaba

Son blog yazımın üzerinden bir ay geçmiş.
Yemek hikayelerine yazdıklarımı ( ki onlar da daha önceden
yazılmıştı ) ve bir milyon fikir'deki bir yazıyı saymazsak
Bu zaman içerisinde hiç yazmamışım gibi birşey oluyor...
Zaten ben yazmak istesem de blogcu buna izin vermeyecekti :)
Buradaki blogu açtığımdan beri her iki tarafı eş zamanlı
götürmeyi pek beceremedim. Blogcu her düzeldiğinde
orada yazmaya devam ettim fakat artık yapmayacağım
sanırım. Bir kaç ayda bir bakım çalışması sıkıntısı yaşamak
istemiyorum. O yüzden en iyisi burada devam etmek gibi
görünüyor. Uzun süre ara verince blogun bir taraflarında
değişiklik yapmak gibi bir takıntı var bende...Dünden beri
buradaki başlık ve renklerle uğraştım. Şablonlar denedim,
sonunda yine ilk beğendiğimde kaldım...

Geçen bir ayda ne yaptığıma gelince :
Birlikte çalıştığımız arkadaş işten ayrılıp, yurtdışına gitti.
O nedenle işlerim çoğaldı fakat kafam daha rahat gibi :)
Bir süre yerine yeni bir eleman almayacağız. Bunun tek
dezavantajı uzun süreli izne çıkamayacak olmam fakat
bu yaz bir yere gidecek durumum olmadığından şimdilik
sorun değil. Bu arada o masada daha önce çalışan arkadaş da
yurt dışına gitmişti. Ben de oraya mı geçsem diye düşünüyorum
bazen :) Ama kendi masamın konumunu daha çok sevdiğimden
yapmayacağım...

İş dışında çok üzüntüler yaşadım...Çok sıkıldım..çok ağladım.
Bazen bir şeyler kötü gittiği zaman düzelmesi o kadar uzun sürüyor ki.
Henüz düzelen bişi yok ama bunları burada yazmak istemiyorum.
Burası kurtarılmış bölge ve kötü şeylere yer yok :)

Imm başka ne yaptım...Okudum, gezdim, maç izledim :)
Avrupa maceramız buraya kadarmış ne yazık ki :(
Takip ettiğim blogları okumaya devam ettim ama yorum
yazamadım...

Şimdilik bu kadar, sonra yine gelirim...





17.03.2008

Ortaköy


Dün sabah köprüden geçerken sana takılınca gözlerim, daldım
gittim yine bir zaman yolcuğuna…
Sakladın mı anılarımızı Ortaköy? Bilir misin sende tek bir an yok
hatırladığım “bunu yaşamasaydım” diyebileceğim.
Olur olmaz her şeye gülen ilk gençlik yüzlerimizi…Wendys’de
yediğimiz tadı unutulmaz hamburgerleri. İstanbul dışından gelen
her misafirimizi alıp sana getirişlerimizi, bazen tanık olduğumuz
havai fişek gösterilerinde “ bak bunları senin için özel attırıyoruz”
deyişlerimizi...Kafelerinde oynadığımız okeyleri. Parkta içtiğimiz
gazete kağıdına sarılı biraları. Beltaş’ta denizin dibindeki masalarda
güneşin batışını izleyişimizi, karşı kıyıdaki eski evimizi gözlerimle
arayıp buluşumu. Bankta oturup yediğimiz kumpirleri, İlhami’nin
yerindeki fasılları… Bakmaktan hiç bıkmayacağımız tezgahları.
Gulet’teki akşamları.. Princess oteldeki iş toplantılarımızı,
sonrasında Rock House’u…
Yolun çok başındaydık daha…
Üzüntülerimizin anlık, acılarımızın kısa sürede geçtiği günlerde…
Bir gülüşün en olumsuz şeyi silebildiği günlerde…
Fotoğraflarımız kaldı sende o günlerin en güzel anlarından…
Ben o zamanlar aşk sandığım bir hayalin peşindeyken, onunla sana
gelişlerimizi, karşılıklı oturduğumuzda sanki yüzümden her şeyi
anlayacak diye göz göze gelmekten çekinişlerimi…Fırsatını
bulduğumuz her tenha ve karanlık vakitlerde parktaki salıncaklarda
sallanışımızı. Ferda ile Hakan’ın orada adı konan aşklarını, onları
yalnız bırakmak için Cem'le bir bahane uydurup yanlarından
kaçışımızı… Ne iyi bir arkadaştı Cem, şimdi kimbilir nerede, hangi
şehirde? Ve Ferda’lar ne yazık ki boşandı…Ama o zamanlar
nasıl mutluyduk değil mi?

Sevdiğim başka, sevenim başka durumları olsa da beğenilmenin,
beğenmenin tatlı heyecanları… Ömrümün belki de en sarhoş
gecelerinden birinde sabahın dördünde, meydandaki tombik
kedilere sarılıp, “Benim de kedilerim vardı ama verdiler” diye
ağlayışımı…”Ağlama yenisi alırız” diye beni teselli eden O’na
bakıp gülme krizine girişimi…Hatırlıyor musun ?

Bulabildiğimiz her fırsatta sana kaçışlarımızı, üzüntülerimizi
denizin, gökyüzünün mavisinde bırakışımızı, seviçlerimizin bütün
sokaklarına yayılışını. Birkaç yıllık zaman dilimine sığan uzun
metrajlı bir film… Sonrasında asla eskisi gibi olmadın..olmadım…
Sana yukarıdan bakmak bazen bir albümdeki eski fotoğrafları
karıştırmak gibi… Şimdi ne ben eski ben..ne sen eski sen…