3.10.2007

Akşemseddin Hazretleri



Akşemseddin'in Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim
biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak

kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık
medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir,
ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde
mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek. Arar, sorar, istihareye
yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki
Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli.
Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı
Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır.
Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e.
Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden
olduğu işaret edilir. Hatta boynundan zincirlerle çekilir ki, uyandığında
izi vardır. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi
orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki
kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker...
Ve kavuşur affa. Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok
sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir.
Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa
sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda
“seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.

İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha

davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le
aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça
pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar.İstanbul gibi
bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin
hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman.
Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür. Ancak,
bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar.
Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?”
derler, “Maceranın sırası mı şimdi?” Genç sultanı Bizansla boğuşmak
değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu
dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz.
Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme
yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile
zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler
toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman
zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür. Akşemseddin hazretleri
onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!”
Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar
şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük
güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır.
Resulullah'ın mihmandârı Hâlid Bin Zeyd’in (Eyüp Sultan) kutlu
kabrini bulmak. Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü
sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür.
Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar
dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle : “Büyük sahabe
bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?”
diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları
başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?”
Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye
mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile,
ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara
durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada? Büyük veli
bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!”
buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar.
Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık
bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.

Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye

başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp
döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der,
“Beni de dervişleriniz arasına alın”. Akşemseddin, hani Fatih’e baba
muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla
“Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir.
Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan.
O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir,
sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir.
Ama duaları Fatih’le birliktedir.

Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi)
dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara
hanımına döner : “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti,
zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam.
Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker, “Amaaan efendi” der,
“sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar.
Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun”
buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer
ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar
“Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

*biyografi.net'ten alınmıştır.


Ahşap sanduka Akşemseddin Hazretlerinin.


2 yorum:

bünyamin dedi ki...

rahmetli o kadar ilim ve meziyete rağmen hatun yönünden bahtsızmış demek :)
denilecek laf mı yani şimdi bu..??

yağmur dedi ki...

Ben anlayamıyorum
tarihin ilk günlerinden beri bizimkiler bişeyleri bulmuş
gelmiş elin yabancısı üstüne konmuş
neden sahip çıkmamışlar buldukları mucizevi icatlara.

Bir dahaki sefere kızılcahamam tarafına gel Kiraz'cığım ordan da Semerkandi hz. lerinin türbesini görmeden dönme...