12.03.2007

Aşkın işlevi-Descartes ve Parfümün Dansı

Aşkın en yüce işlevi , sevilen insanı özgün ve yeri
doldurulmaz biri yapmasıdır.

Aşkla mantığın farkı da şudur : Aşkın gözünde bir kurbağa
pekala prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, aşığın
önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki
bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.

Mantık aşkı sınırlar. Descartes’in hiç evlenmemesinin nedeni

buydu belki de. Descartes mantık çağının mimarıdır. 1628 yılında
Paris’ten, aşıklar kentinden, sırf orada kafası dağılıyor diye
kaçmıştır. Gidip Hollanda’ya yerleşmiştir. Çevresinde yamakları,
başında patronlarıyla,istediği gibi çalışmış, matematik ve mantıkla
ilgili eserler vermiştir. 1649’un sonlarında Stockholm’e davet
edilmiş, Kraliçe Christina’ya felsefe dersleri vermesi istenmiş,
Descartes bunu hemen kabul etmiştir. Belki ücret dolgundu.
Bir nedeni vardı mutlaka.

Kraliçe Christina derslerini yatağına uzanmış durumda dinlerdi.

Çoğu zaman çıplak olurdu. Ama işin en berbat yanı, bu kadarla da
kalmıyor. İsveç Sarayı, on yedinci yüzyıl Avrupa’sının başka her
tarafı gibi pire dolu bir yerdi. Christina, oradaki zanaatçılara sipariş
vermiş, kendine altın ve gümüşten minyatür bir top döktürmüştü.
Yattığı yerden o topla vücudundaki pireleri vuruyordu. Bu yüzden
çıplaktı. İyi nişancı olduğu da söylenirdi. Majesteleri her gün kendini
bu yolla oyalarken , Descartes ayağında Hollanda tipi pantolonla,
Ona varlığın şüphe edilmezliği altında yatan kusursuzluğu
anlatıyor ve bunu rasyonel yanlılığın bile tahammül dışında
buluyordu. Çok büyük bir hızla sinirli ve solgun bir insan haline
geldi. 11 Şubat 1650’de, yani Stockholm’e gelişinden ancak birkaç ay
sonra 54 yaşındaki Descartes düşüp öldü. Christina otuz yedi yıl

daha yaşadı, pek çok da pire öldürdü.

1666’da ( artık ona aşktan zaten pek bir zarar gelemezdi )

Descartes’in cesedi yeniden gömülmek üzere Paris’e taşındı…
1817 yılında Descartes’in gezginci kemikleri, yattığı yerden
bir daha çıkarılıp St.Germain-des-Pres’in avlusuna taşınacaktı.

Tom Robbins – Parfümün Dansı'dan alınmıştır.


.................................................................

Bugünlerde ikinci kez okuduğum Parfümün Dansı romanında
yukarıdaki satırların olduğu sayfayı ilginç bulduğum için
daha önce işaretlemişim. Buraya da yazmak istedim.

Romanı okumayı seven herkese tavsiye ediyorum.
Seattle-New Orleans-Paris ve Doğu’dan Batıya ayrı mekanlarda
ve karakterler arasında gelişen romanın sonlarına doğru ustaca
bir kurgu ile bütün kahramanların yolu kesişiyor. Benim en çok
ilgimi çeken ( ve okuyan herkesin sanırım ) Alobar ve Kudra’nın
hikayesi ; 1000.yılların başında küçük bir ülkenin kralı olan
Alobar, oranın geleneklerine göre saçında ilk beyaz tel çıktığı
zaman öldürülecektir. Zamansız gelen bu ölüme isyan eden kral
oradan kaçar…Hindistan’da kendisi gibi ölüme başkaldıran
Kudra ile karşılaşır..Yüzyıllar süren aşkları ve yolculukları başlar..
İşin sırrı kokularda gizlidir…

“ Tom Robbins , bu romanda hayatımızı var eden en temel
kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğa ile ilişkisinin
kopma sürecinin anlatıldığı düşşel/tarihsel yolculuğa çağırıyor bizi.
Batı,acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların
diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe

hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır.
Yeni dünyada ise sadece “başarı” ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç
kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. “

Hiç yorum yok: