13.07.2008

Geçen haftadan kalanlar 2

Geçtiğimiz hafta işler fazlasıyla çoktu..Neredeyse bütün gün
ekrana baktığım için evde pc yi pek açmadım. Fazla ışık başımı
ağrıtıyor ne yazık ki.. ( Üstüne çarşamba günü migrenle karışık

hastalandığım için işe gidemedim ) Bu aralar boş kaldıkça genellikle
kitap okumayı tercih ettiğimden yazılacak konular hep kalıyor,
yetişemiyorum. Sonra bir de maille fırça yiyiyorum :)
Daha fazla zaman aşımına uğramadan geçtiğimiz cumartesiyi biraz
anlatmak istiyorum. ( dün değil, önceki hafta )


Cuma akşamı kardeşim, yarın Şile tarafına denize gideceklerinden
bahsetti ve istersen sen de gel dedi. Oraya daha önce de gitmişler,
çok beğenmişlerdi. Genellikle onlarla pek takılmadığım için çoğu
zaman bana kapıdan çıkarken söyler nereye gideceğini. Bu sefer işin
içinde deniz ve buranın pek bilinmeyen bir koyda olması ayrıca
gideceğimiz arkadaşı ve eşinin kafa dengi oluşlarından dolayı "tamam"

dedim. Geçen yıl tatile çıkamadığım, bu yıl da ne olacağı hala belli
olmadığından deniz hasreti içimde büyüdükçe büyüyordu zaten...

İlla uzak bir yerlere gitmek şart mı, İstanbul'da deniz-plaj yok mu
derseniz, cevabım "hayır" derim. Benim "denize girmek" anlayışımda;
her çeşit insanla iç içe, temizliği şüpheli bir denizde, rahat yüzecek
doğru dürüst bir alan olmadan, bağrış çığrış, yüksek volümlü müzikler
eşliğinde, hoşlanmadığım bir sürü ses- görüntü kirliliğine katlanmak
zorunda kalmak yok...Havuzlar deseniz, onu da sevmem. O yüzden
İstanbul içi ve havalisindeki meşhur! plajlara gitmem. Neyse...

Bizimkiler tecrübeli piknikçiler olduklarından mangal dahil gerekli bütün
hazırlıkları yapmışlardı. Ben piknik olaylarına uzak olduğumdan,
konunun acemisiyim. Sadece plaj çantamı hazırladım :) Arkadaşlar
sabah 7.30 gibi bizi aldılar, yola çıktık. Yaklaşık bir buçuk saatlik
yolculuktan sonra koya vardık. Araba yukarı parkedilip, yürüyerek
falezlerin oluşturduğu kayalıklardan ( pek yürümek denemez gerçi )
aşağı kumluk plaja iniliyor. Boş ve sakin bir ortam.. (çoğunlukla civarda
evleri olanlar geliyormuş, bu yüzden pek kalabalık olmadı gün boyunca )
Normalde deniz çok dalgalı oluyormuş ama o gün sabahtan dümdüzdü.
Şemsiyelerimizi kurduk.. Kardeşim kuytu bir köşede piknik tüpte çay
demledi, ( çok güzel çay yapar) düz kayalardan kendimize güzelce bir
masa oluşturup, örtümüzü serdik ve kahvaltımızı ettik.

Sonrasında denizle ilk buluşma...
Ben üşüyengillerden olduğum için, o kadar çok sevmeme rağmen denize

adım attığımda çok soğuk gelir ve yavaş yavaş yürüyüp suya dalıncaya
kadar epey zaman geçer...Buranın denizi de hatırı sayılır bir
soğukluktaydı. Fakat su çok berrak, temiz ve zemini kumdu.
Yürüdükçe hemen derinleşmiyordu. Birden derinleşen denizleri daha
çok severim ama denizin içinde kumda yürümeyeli yıllar olduğundan
çok hoşuma gitti. ( Çocukluğumun denizlerini anımsattı bana )
Başlarda epey üşüsem de kafamı suya soktuktan sonra alıştım ve eşsiz
maviliğin keyfini çıkardım. Bir gün önce aklımda denizi çok özlediğim,
ne zaman kavuşacağımı bilmemenin verdiği hüzünle karışık mahzunluk
varken, ertesi gün hiç hesapta yokken orada olabilmem inanılmaz bir
duyguydu...Keşke diğer isteklerimde böyle aniden gerçekleşiverse...
Denizin bana verdiği mutluluk ve huzur duygusunu daha önce de
yazmıştım. Yine yaşadım benzer hisleri. Bir de Karadeniz'in tuzsuz
suyu çok hoşuma gitti, tadına bile baktım :)

Denize girmediğim zamanlar , güneşten çok iyi korunmam gerektiği
için 50 faktörlü kremler sürerek gölgede oturdum, yattım bütün gün.
Güneşin altında hiç birşey düşünmeden tembellik etmenin zevki de
başka oluyormuş, onu hatırladım :) Akşam üstü kardeşim ve Mete
mangal yaptılar, denize karşı yemeğimizi yedik, üzerine çay içtik..
( Pek çay düşkünü değilim ama üç tiryaki ile birlikte olunca benim de
içesim geliyor ) Artık hava kararırken oradan ayrıldık.
Yukarı tırmanırken ne kadar çok eşyamız olduğunu daha iyi anladık,
2 şemsiye, bir buzluk, mangal, adam başı birer çanta, tüp, kum örtüleri,
su şişeleri v.s...Biz çöplerimizi bir poşete toplayıp arabaya koyduk ve
ilk gördüğümüz çöpe attık. Fakat ne yazık ki insanlarımız bu konuda
her zamanki gibi duyarsızdı :(

Herşey çok güzeldi de, bacaklarımı korumaya yeterince özen
göstememiş olmam birkaç günümü acılar içinde geçirmeme sebep
oldu. O kadar gölgede oturmama rağmen acayip yanmışlar,
acısı eve gidince çıktı. Hayatımda ilk kez başıma böyle birşey geldi
diyebilirim. Pazar günü ayaklarımı yere uzatınca duyduğum acıyı
anlatamam, sanki bütün etlerim kavruluyor, iğneler batıyordu.
Yürümek azap gibiydi. Nöbetçi eczane kimbilir nerelerde olduğundan
merhem filan da alamadık. Pazartesi aldım, sonra birkaç günde
azalarak geçti... Bir daha gidersek biliyorum yapacağımı :)
( haşema mı giymeli acep :p )

1 yorum:

Gergin dedi ki...

"İnsanın en sevdiği yemek bamya olabilir mi?" diye soruyor ya Özgü Namal.
Şimdi bu cümlenin müzikalitesiyle
"Bir insanın ayak parmaklarının arası yanabilir mi?" cümlesini oku.
Evet;yanabilir!
Konu bensem olabilir.
Aynen söylediğin gibi hem de..
Gölgede..
Denizin ormanın içine girdiği,hatta
denizin bir kısmının ağaçların gölgesinde olduğu bir yerde..
Valla benim şaşırtıcı değil.:)
...
İddia ediyorum,halini benden iyi anlayan birinin çıkma ihtimali sıfır.
Gçmiş olsun..