09 07 2010

Sarı Buzağı

Seyrek de olsa arada gerçek mektuplar alıyorum.
( e-posta olarak ama olsun ) Aylar önce çok sevdiğim birinden
gelen ve sadece kendime saklamak istemediğim için burada
yayınlamayı düşündüğüm mektubun da zamanı nihayet geldi.
Beni çok etkilemişti, belki sizleri de etkiler...



Sanırım 7-8 yaşlarındaydım, bir yaz günü..güneşin her şeye hayat
kattığı bir gün. Bildiğim ve tanıdığım herkes bir koşturmaca ve hazırlık
içerisinde...Yaz hazırlığı..daha doğrusu yazın yapılan kış hazırlığı…
Ben ise henüz yeni tanıştığım sarı tüyleri olan buzağımla oynamakla
meşgulum...Günlerim genelde onunla oynamakla geçiyor,
ona yem veriyorum o da kafasını eğiyor, Ben kafasına çıkıyorum
oturuyorum, beni fırlatıyor. Samanların üzerine düşüyorum her
seferinde…Bu o dönemde en sevdiğim oyundu. Sarı buzağımın bir adı
olmadı...ne o, o kadar uzun yaşadı ne de ben ona bir isim verecek kadar
vefalıydım. Onu beslemek en sevdiğim şeylerden biriydi…Ona elimle
otlar ve saman yedirirken kara gözlerindeki minneti ve sevgiyi
görebiliyordum..çok akıllıydı.. beni görünce gözleri parıldıyordu,
bir sevinç içerisine giriyordu çünkü ona yiyecek vereceğimi biliyordu.
Ve onunla oyunlar oynayacağımı..aramızda bişeyler vardı…beni seviyordu,
bende onu…bunu hissedebiliyordum…

O doğunca bir süre sonra annesi asli görevini yerine getirerek, şanslı

vücutlarda protein olmayı çoktan başarmıştı…Bu yüzden onu genelde ben

beslerdim, suyunu verirdim. Bir süre sonra biraz daha büyüyünce onu
hayvanların toplu şekilde bir çoban eşliğinde otlatıldığı ‘’nahır’’ denen
bir eylem içerisine soktular…Her sabah boynundaki ipten tutarak evimizin
olduğu yerden oldukça uzak, şehrin dışında benimde daha önce hiç
görmediğim ve bilmediğim bir alana götürürdüm. Bir kaç kez büyük annemle
beraber gitmiştik, o bana öğretmişti nereye götüreceğimi. Ondan sonraki

günlerde hep ben ve sarı buzağım vardı. Büyükannem artık gelmiyordu
çünkü ben onu nereye bırakacağımı öğrenmiştim. Onu her sabah oraya
götürürdüm. O da diğer hayvanların arasına girer ve çoban, onları otlatacağı
daha uzak yerlere götürürdü. Ben de ayrılığın verdiği hüzünle orda beklerdim…
Akşama doğru hava kararmaya başlayınca dönerlerdi genelde…
Bu süre içerisinde ben ise orda keşfettiğim bir ağaç üzerinde otururdum, sürünün
dönmesini beklerdim…Ağacın en yüksek dalına çıkardım, geleni geçeni her şeyi
görürdüm ama yapraklardan kimse beni göremezdi. Orada saatlerce otururdum,
hayaller kurardım...Bu hayatta en mutlu olduğum zamanlardı sanırım. Şimdi
bile hatırlarken mutlu oldum..o kadar çok şey düşünürdüm ki…ve düşündüğüm
şeyler beni o kadar inanılmaz bir dünyaya taşırlardı ki...kendi kendine
yetebilen mutlu ve kuşatılmış bir dünya..kimse görmüyor ve kimse bilmiyor.
güven içindeyim….Sürü döndüğünde sarı buzağımın ipinden tekrar tutar eve

dönerdik birlikte. İkimiz de çok mutlu ve neşeliydik. O karnı doyduğu ve yeni
arkadaşlar edindiği için..Ben ise kimsenin bilmediği bir dünya yarattığım ve orda
yaşadığım için…hayallerim ve hissettiklerim çok güzeldi…Bu bir yaz boyunca
devam etti..Ben onu her sabah nahıra götürdüm..besledim ve oyunlar oynadım.
O ailemden bile daha yakındı bana..çünkü en çok onunlaydım..sonra kara gün geldi…

Mevsim kışa yüzünü dönmeye başladığında bizimkilerden duyduğum şey beni

yıkmıştı. Sarı buzağım asli görevine dönmeliydi, o da vücutlarda can olmalıydı.
Kışa kavurmalık olacaktı, onu keseceklerdi ve kavurma yapacaklardı. Ölmek
için yeterince büyümüş meğerse. O günü bütün detayları ile hatırlıyorum…
Onu dönüştürdükleri o günü..hepsini izledim, acımasızca yere yıkışlarını…ellerini
ayaklarını bağlayışlarını… ve o kocaman bıçağı….Kara gözlerindeki korkuyu
görmüştüm. O kadar çaresizdim ki..o kadar çaresiz..hiç birşey yapamadım…
Bana son bakışlarını hiç bir zaman unutamadım. Gözlerinin sönüşünü
ve onu paramparça edişlerini…(bu kısım yazarken bile ağlattı beni )
Kaskatı kesilmiştim ama olup biteni izliyordum…acı nefret ve korku….
ve cevabını o yaşlarda bulamadığım anlam veremediğim sorular içinde…
o gitmişti..kara gözler yoktu artık..ve birlikte paylaştığımız sadece
ikimize ait dünyayı kan gölüne çevirmişlerdi…üzüntüm ve korkum
anlatılamazdı. Bunu atlatamayacağımı düşündüğüm bile olmuştu…


Onu kocaman bir kazanda ateşte pişirdiler..ve yemem için bana da teklif
ettiler..annem ondan bir parçayı ağzıma koyduğunda öleceğim sandım ve
kustum….aklımda o kadar çok soru vardı ki..neden? niçin? o yaşlarda
anlamam imkansızdı…ama hayat bu kadar acımasızdı…sonraki günlerde
ben et yiyemez oldum. Hala da bilirsin eti ekmeksiz yiyemem. Nedeni o gün
ekmeksiz ağzıma koydukları ondan bir parçaydı...ağzıma ekmeksiz et
alınca hep onun ağzımda bıraktığı o tad düşer beynime. ve onu hatırlatır
bana..o yüzden yiyemem. Ekmek etin tadını değiştiriyor, o zaman aklıma
gelmiyor sarı buzağım. Bir süre sonra annem et yiyemediğimi babama
söyledi. Sarı buzağım kavurmalıklardaki yerini çoktan almıştı, yemeklerde
kullanıyorlardı...Bir akşam yine sarı buzağımla yaptıkları yemek sofrasındayız.
Ben korku içindeyim..babam da sofrada…benim etin dışındaki her şeyi
yediğimi gören babam...annem söylediği için...sert bir ses tonuyla etleri de
yememi emiretti. kaçacak yer yoktu..ben oyalanmaya devam edince babam
sesindeki şiddeti artırdı..korku her yanımı sarmıştı…ve ben ihaneti öğrendim…
ve onu yedim….ama ekmekle...



Avium / 01.02.2010

2 yorum yaz:

duyguseli dedi ki...

Bu olaya hiç bu gözle bakmamıştım,ihanet,dostluk ve yaşam birleşmiş bu yazıda. Yazan kişiyi merak ettim doğrusu...
İnanılmazdı,çok hoştu,çok beğendim...

Ada dedi ki...

Duyguseli,

Evet bütün duygular var...
Yazan kişi teşekkür ediyor beğendiğin için :)